Pazartesi, Ağustos 16, 2010

öyle bir şey yazsın ki elleri....


Öyle bir şey yazsın ki elleri, öyle şeyler döksün ki gözler önüne; içindekilerin hepsinden kurtulsun, hepsi bitmişken yok olup tamamen külleri bile kalmadan uçuşuversin gökyüzüne. Alsın mavilik en karalıkları, geriye sadece huzuru kalsın başka bir şeyi değil.
Öyle bir şey yazsın ki elleri, her fırtınanın sesini gölgede bıraksın. O kadar gür çıksın sesi kelimelerin, o kadar büyük olsun dalgaları.. Öyle bir şey yazsın ki o elleri öyle bir şey yazsın ki yüreğinin bütün fırtınaları dışarıya fışkırsın, sanki volkandan fışkırır diye yaksın yıksın ortalığı. Yaksın kavursun kavurdukça yansın yandıkça kavrulsun kavruldukça dursun dursun dursun, öyle bir şey yazsın ki elleri, sönsün sönsün, dumanı tütsün tütsün. Kokusunu bıraksın yanık yanık, genzini yaksın öksürtsün öksürtsün, boğulurcasına, gözlerinden yaş akarcasına, sanki ölüyormuşçasına.. Öyle bir şey yazsın ki elleri, daha da çok acıtsın okudukça, unuttursun içindekileri hare hare oldukça, öyle bir acıtsın ki yazdıkları ellerinin, gözlerinin içinde de alevler yaktırsın, gözyaşlarıyla boğdursun.. Öyle bir şey yazsın ki elleri, kafasını yerlere vura vura, saçlarını yola yola, öyle bir şey yazsın ki kendini parçalaya parçalaya yok etsin kendini de içindekini de..
Öyle bir şey yazsın ki elleri, günün göremediği kadar, yüreğin hissedemeyeceği kadar, rüzgarın titretemeyeceği kadar, alevin yakamayacağı kadar
Öyle bir şey yazsın ki elleri ve öyle şiddetli olsun ki etkisi, her acıyı küçük kılsın..
Öyle bir şey yazsın ki elleri, yazdıktan sonra her şey bitsin, bittikten sonra her şey yenilensin..
Öyle bir şey yazsın ki elleri…
Kıskandırsın yüreğini, kızdırsın yüreğini, sustursun yüreğini, durdursun yüreğini…
Öyle bir şey yazsın ki elleri,
Gömsün geçmişini, yaksın geçmişini…
Öyle bir şey yazsın ki elleri,
Sevsin daha gelmeden geleceğini, sevsin daha gelmemiş sevdiğini, sevsin kendine gelmemiş kendisini,
Öyle bir şey yazsın ki elleri,
Artık annesinden yeni doğmuş gibi bilsin kendini, melek gibi, acısız gibi, sessiz sedasız, sakin edasız…

Öyle bir şey yazsın ki elleri….
Öyle bir şey yazsın işte….


...YaşammPınarımm...

Cuma, Ağustos 13, 2010

CUMA...

öğrenci de olsanız çalışan da olsanız Cuma'lar her zaman güzeldir. Haftanın son günü, yorgunluğu atmayı hayal ettiğiniz o kıymetli haftasonunuzun habercisi :) Cumalar güzeldir ya, daha da bi hevesle ve gayretle gideriz ya gideceğimiz yere, "ha gayret son bugün" diye diye..

yorgun,uykusuz geçen koca 1 haftanın ardından şimdi dört gözle mesai saatinin bitmesini bekliyorum. Haftasonu planlarım bile yapılmış durumda. :) Her ne kadar bugün ayın 13'ü olsa da.. :) 13. Cuma olsa da...

Kehanetlere göre çok büyük şeylerin olacağını okuyor olsak da... meteor yağmurlarına maruz kalacağımızı, güneş fırtınalarını yaşayacağımızı, başka bir çağa geçişimize sebep olacak büyük bir tufandan çıkacağımızı, dünyanın Altın Çağını beklesek de, küresel ısınma içinde olsak da, kutupların eridiğini, sellerin depremlerin olduğunu ve daha fazlasının da olacağını okusak da...

İnsanlar bu günü korkuyla ve merakla bekleseler bile bugün Cuma yine de güzel. Çünkü yarın cumartesi çünkü yarın iş yok çünkü yarın uyku var ve daha birsürü plan :)

Ne olursa olsun Cuma'lar güzeldir. :) Çünkü haftanın son iş günü, tatilin habercisidir.

13. de olsa Cumalar güzeldir :)

Pazar, Ağustos 08, 2010

...Umudu Var...


Uykuya o kadar hasretti ki günlerdir, çok geç olmadan yatıp uyumuştu gece.. Gözlerini yumduğunda keyiften gülümsüyordu, hissediyordu…

Günlerden pazardı. Sabah gözlerini açtığında, yatağında pencereye doğru yatmış, gökyüzünün maviliğiyle uyanmıştı yeni güne. Uyurken olduğu gibi yine gülümsedi. Ve yataktan kalktı. Evin içinde dolandı ve odasına geri döndü. Yatağın yanında duran komodinin üzerindeki koca su şişesini dikti kafasına ve kana kana su içti. Annesinin yanına gitti. En güvenli kollara sığındı, öperek uyandırdı.

Üzerini değiştirip aşağı indi.

O kadar keyifli hissediyordu ki kendisini attığı her adımda dudaklarında hep bi şarkı mırıldanıyordu. Oysa ki uyanalı daha ne kadar olmuştu.. O keyifle çayı demledi güzel bir kahvaltı hazırladı. Kalabalıklardı kahvaltıda yine. Keyifle hazırladığı kahvaltının keyifle geçeceğine inanıyordu zaten.

Sürekli şarkı söylüyordu. Bağıra bağıra hiç çekinmeden, hiç utanmadan diline ne gelirse söylüyordu. Bazen olduğu yerde dans ediyor söylerken, bazen elinde ne varsa bırakıp koltukların üstüne çıkıp hem söylüyor hem dans ediyordu. Annesinin kendisine gülümsediğini fark etti ve şarkı söyleye söyleye yine yanına gitti, yanağına bi öpücük kondurdu. Devam etti kahvaltıyı hazırlama ve şarkı mırıldanmaya.

Tam tahmin ettiği gibi oldu. Keyifli bi Pazar kahvaltısıydı. Kahvaltı keyifliydi, kendisi keyifliydi, hayat keyifliydi, daha ne olsundu.

Ayağa kalkıp sofrayı toplamaya başladığında yine şarkı söylemeye başladı. Bir türlü durmuyordu, sürekli şarkı söylüyordu. Yetmemişti, müzik açıp hem dinleyip hem söylemeye başladı bu sefer. Fark etti ki bu şekilde olduğunda dans etmek daha keyifli oluyordu. Herkes onun sesini duyuyordu dışarıdan. Babası annesi halası ablası babanesi kardeşi, herkes dışarıdaydı ve herkes onunla birlikte hem keyifleniyordu hem onun bu haline oldukça şaşırıyorlardı. Cennetten müjdeci mi geldi acaba diye soruyorlardı birbirlerine, o içeride şarkı söylemeye devam ediyordu ama dışarıda konuşulanları da duyuyordu.

Söylerken düşünmeye başladı kendisini.. Gerçekten ne kadar keyifliydi, gerçekten ne kadar huzurluydu. Aynaya baktığında gördüğü yüz sanki değişik gelmeye başlamıştı. Halbu ki kaşı aynıydı gözü aynıydı dudakları dişleri burnu, hep aynı yüzdü gördüğü. Gözlerindeki ışıltının farklı olduğu apaçık ortadaydı ama. Mat ve solgun değillerdi. Ağlamaktan şişmemişlerdi. Kan çanağına dönmemişlerdi. Tabiri caizse “sinek” gibi küçük kalmamıştı gözleri. Donuk donuk bakmıyordu, cin gibi bakıyordu. Bakarken ışıldıyordu. Işıldarken aydınlatıyordu. Kendisindeki bu değişikliği görebildiğine kendisi de inanamamıştı. Kendisine daha da güzel gelmeye başlamış, yaptıklarının amacı değişmişti. Yemekleri doymak için değil, yaşamak için değil, tat almak için keyif almak için yediğini fark etti. Giyinirken daha da özen göstermeye başladı. Saçlarını tepeden savrukça toplamak yerine, kıvırcıklığı gitmiş bile olsa,fönden geriye kalan iri dalgalarına bakıp onları yine sevdi. Parmaklarıyla tek tek ayırdı buklelerini.

Gülümsedi kendine.

İçinden geçenleri, kimseye söyleyemediklerini yine tekrar etti aynadaki aksine.
Evet artık bi umudun var. Evet önemlisin. Evet değerlisin, daha da değerli olabilirsin. Aptal değilsin, saf belki biraz ama kandırılacak kadar değilsin. Çirkin misin yoo kim demiş, gözlerindeki ışıltı yeter. Boş mu duruyorsun hayata karşı hala, yaraların kanıyor mu; ellerinle dokunup bi baksana. Kaşıyıp kaşıyıp kanattıkların, daha iyileşmeden tekrar taşlanan yüreğin beynin bedenin hayata bakan gözlerin ne alemde? Yalanların bencilliklerin içinden çıkıp sıyrılıp döndün mü gerçek hayatına? Korkuyor musun hayatından, yaşadıklarından ve yaşayacaklarından? Belki biraz ama, cesaretin var mı hala; Var..

Evet umudun var artık bak. Sana şarkılar söyleten bağıra bağıra, durup dururken seni gülümseten, inanamasan bile bu gülüşlerine, var olduğunu görüyorsun gülümseyişlerinin. Bak kaybolmamış terk etmemiş seni, bırakmamış gülücüklerin ellerini. Düşüp kalkmaktan yara olan ellerin iyileşmeye başlamış bak, öne eğdiğin başın daha dik gibi sanki, gözlerine bak gözlerine…
O yaşlı gözlerden eser kalmamış bu günlerde..

O şarkısını söylemeye devam ederken bahçeden seslendiler ona:
“Noldu böyle birden sana” diye.
Hiçbir şey söylemeden gülümsedi sadece, ışıldadı gözleriyle ve gülümseyişiyle, içeriye geri döndü, içinden geçenleri, kendine sesli bir şekilde tekrar söyledi,

Artık bi umudum var benim de…

…..PınarYaşamPınarım….

Cumartesi, Ağustos 07, 2010

YOL ARKADAŞIM'A..CAN ARKADAŞIM'A...


Dostluğun Büyüsü Üzerine Olağanüstü Bir Roman.
“Ateşböceği Yolu`nda Kristin Hannah sevgi ve sadakat üzerine keskin ve unutulmaz bir hikaye yazmıştır.”
-Jacquelyn Mitchard-
“Kristin Hannah 70 ve 80`lerin heyecanını ve enerjisini ortaya sermektedir ve bunu öyle bir derin seviyede yapmaktadır ki okuyucuları iki kadın arasındaki dostluğun tam kalbine taşıyor. Ateşböceği Yolu bir şaheser.”
-Elin Hilderbrand-
“Hayatımızdaki en önemli şeylerden biri olan ebedi dostluk üzerine dokunaklı, enfes bir roman.”
-Elizabeth Buchan-
“Bu muhteşem romanın sayfalarını çok hızlı geçmek istemeyeceksiniz. Kapıyı kilitleyin, telefonunuzu kapatın, ve yanınıza bir paket mendil alıp koltuğunuza yerleşin. (Sonra uyarmadı demeyin.) Kristin Hannah`dan başka hiç kimse kadınların dostluğunu tüm acısı, tatlısıyla bu kadar güzel yazamazdı. Harika bir yazar.”
-Susan Elizabeth Phillips-
“Ateşböceği Yolu okumayı neden sevdiğimizi bize bir kez daha hatırlatıyor.”
-Patricia Gaffney-

Aslında kitabı tanıtmak gibi bir amacım yoktu ama bir kitabı okurken içine girip onu yaşarsınız hatta elinizden bıraktığınızda bile hala onu yaşadığınızı hissedersiniz ya, işte öyle bir kitap.
Yaşam hikayelerimize göre değişir tabiî ki ama kendi adıma itiraf etmem gerekir ki okurken geçmişim, şimdim ve geleceğimi düşünmeden edemedim.

Eğer tek bir dostum olmasaydı, onunla birlikte hayallerimiz umutlarımız, geçmişimiz ve yaşamayı dört gözle beklediğimiz bir geleceğimiz olduğuna inancımız olmasaydı, eğer bunca zaman üzerine hala böyle birbirimize bağlı kalabilmeyi başaramamış olsaydık, herkese her şeye bu hayata yenik düşüp elimizi tutmaktan vazgeçmiş olsaydık, eğer dudaklarım büzüşüp ağlamaya başlamak üzereyken “keşke yanımda olsa” diye düşünmeseydim, düşünmeseydik eğer, birlikte çıktığımız alışverişler o kadar zevkli olmasaydı eğer, birlikte yediğimiz yemekler o kadar lezzetli olmasaydı eğer.. eğer ki aynı okulu yazmamış olsaydık, (iyiki yazmışız) eğer aynı servisle gidip gelmeseydik, eğer birbirimizi tanımak için bu kadar istekli olmasaydık, eğer bütün kalabalıklar içinde benim en değerli arkadaşım o onun en değerli arkadaşı ben olmasaydım eğer…. Eğer 5 yıllık üniversite hayatını birlikte yaşamamış olsaydık, sabahlara kadar oturup ders çalışmamış olsaydık, derse gidiyoruz diye okulu kırıp gezmeye gitmemiş olsaydık, birlikte gülüp birlikte ağlamasaydık, ikimiz birlikte aynı araba içinde uzuuuun yolları katetmemiş olsaydık, birbirimize co-pilot’luk yapmamış olsaydık eğer, “bas gaza” diye birbirimizi gaza getirmemiş olsaydık ve en tehlikeli anlarda birbirimizi korumasaydık eğer…. Eğer mezun olduktan sonra bile bu kadar CAN olamasaydık, birlikte hayaller kurmasaydık, birbirimizin nikah şahidi olacağımıza bile söz vermeseydik eğer, hayatımız boyunca geçirdiğimiz en güzel tatil birlikte gittiğimiz tatil olmasaydı ve birlikte nefes aldığımız günleri yaşamamış olsaydık eğer…

eğer annemle şimdi bu kadar iyi anlaşıyor olmasaydık, ergenlikte her şeyin ters gittiğini düşünür ve düzelmeyeceğini düşünmeseydim, o günlerden çıkıp bu günlere gelmeseydim ve annemle sadece anne kız değil daha fazlasını olamasaydık, eğer o benim her düşündüğümü hissedemeseydi, eğer gizli yaptığım her şeyi ondan aslında gizleyememiş olmasaydım, anneler her şeyi bilir onlar her şeyi görür cümlesi anneme bu kadar uymasaydı, her adımımda başıma gelecekleri bilir, her bildiği doğru çıkmasaydı, o benim en büyük desteğim olmasaydı eğer, omzumun üzerinde hep hissettiğim en güvenli el olmasaydı, dünyada aldığım en güzel koku onun olmasaydı ve annemin de dediği gibi benim ona ne kadar ihtiyacım varsa onun da bana öyle ihtiyacı olmasaydı ve biz hep birbirimize yetiyor olmasaydık, biz annemle bu hayatın çok çok çok fazla şeyi olmasaydık eğer… en yakın arkadaşımı benden ayırmadan sevmemiş olsaydı eğer, ikimizi birbirimizden ayırmadan fedakarlık yapmaktan çekinmeseydi eğer, ikimiz için de mutlu olmasaydı eğer… annem her üzüldüğümde benimle üzülmeseydi eğer, her ağladığımda beni kollarına almasaydı,bana fark ettirmek istemese bile sessiz sessiz benimle ağlamasaydı… eğer uyuduğumda gelip beni öpmeseydi, kokumu içine çekmeseydi ve ben onu yanımda hissetmeseydim, onun kokusunu içime çekemeseydim…. Şimdi bunları yazarken bile “annemmm” diye kendi kendime söylenip varlığına şükretmeseydim eğer

eğer ileriye dönük hayallerim olmasaydı, ve o hayallerim içinde annem ve arkadaşım olmasaydı eğer… bu kitabı okumak bu kadar iyi gelmezdi kim bilir..

gayet kalınca bir kitap ama elinize aldığınızda sayfaları nasıl çevirdiğinizi bilemeden kendinizi Kate ve Tuly’nin hayatına kaptırıveriyorsunuz. Kah gülümsüyor kah endişeleniyor kah sinirleniyor ve bir bakmışsınız ağlayabiliyorsunuz.

Kitabı bitirdiğimde önce arkadaşımı aradım ağlayarak, sonunda neler olduğunu anlatmadan kitabı okuması gerektiğini söyledim ona ve tabiki onu ne kadar çok sevdiğimi.. Sonra kitaptan çıkıp kendimizden bizden konuşmaya başladık. O telefon konuşması hayatımın en güzel telefon konuşmalarından bir tanesiydi. Kendimi o kadar şanslı o kadar mutlu hissettim ki o an kanatlarım olsaydı da keşke D’nin yanına gidebilseydim diye düşündüm. Birlikte gittiğimiz eğitimlerden bir tanesinde, grubun ortasında birbirimize sarılıp ağladığımız gibi, yine güvenli kollarına sarılıp ağlamak istedim, varlığı için, iyiki var olduğu için, en yakın arkadaşım, dostum, kardeşim olduğu için… Hayatımda olan güzel şeyleri anlatırken sesimdeki mutluluğu fark eden harika bir arkadaşım ve mutluluğumdan mutlu olup ağlayan bir CANımm olduğu için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. “senin sesini böyle mutlu duymak harika bir şey hep böyle duymak istiyorum sesini” dediğini ve bunları söylerken ağladığını düşünüyorum şuanda ve yine ürperiyorum, yine şükrediyorum…

Hayatımın son 6 senesinde yanımda olduğun için, benimle olduğun için, elini elimden bırakmadığın için, her koşulda beni desteklediğin için, benimle mutlu olup benimle üzülebildiğin için ve birlikte daha nice şey yaptığımız ve yapacağımız şey için…

İyiki varsın Canım Arkadaşım…
İyiki varsın YOL Arkadaşım…
İyiki varsın CAN Arkadaşım….

Perşembe, Ağustos 05, 2010

aynam resmim, resmim aynam...





Aslında tam da buymuş aslında “ben”, elimdeki boyaları bırakıp, resme bakınca anladım. İstanbul’un bi semtinde, boş bi okulda, masa başına oturmuş “çalışıyor”iken beyaz bi müsvette kağıdına tek renkle karalama yapmakla başlamıştım oysaki.
3 yaşındaki çocuğun karalamaları gibi hiç bir şey ifade etmez gibi görünüyorken en başta; temasını olduğu gibi belli eden bi fotoğrafa döndü sanki. İçimin aynası oldu. Tutup baktığımda “evet işte yaşadığım tam anlamıyla bu” dedim.

İnsan ne kadar kapalı kutu ıolsa da mutlaka içini gösterecek aynalar var bu hayatta inanıyorum. Uğurlu rakam, uğurlu renk, uğurlu renk vs. gibi inanışlar hayata bakış açımızı gösteriyor diye düşünürüm hep. Yazdıklarımız, söylediklerimiz, düşündüklerimiz, çizdiklerimiz, resimlerimiz hem bizim en doğru aynamızdır aslında…

Bi çocuğun resimlerine bakınca renkleri nasıl kullandığına bakarsınız önce. İçini nasıl yansıtıyor oraya, anlamaya çalışırsınız. Şimdi eğer yanımda “D” olsaydı yaptığım resme bakar ve her şeyi anlardı eminim. Her ne kadar ben şimdi o resme bakarken günlerin bana daha ne renkler ulandıracağını bilmesem de, o renklerin ve çizgilerin değişip değişmeyeceğine inancımın olup olmadığını bile fark edemesem de şuanda.. İçimdeki Pollyana harekete geçti. O resmin sol alt köşesindeki “güneş ” sanki bana bir şeyleri “umut et” dercesine ve olabildiğince sarı ve ışıltılı duruyor gözümün önünde.

Kağıdın ortasındaki “CİN ALİ”den tutun da (ki bu resmin en sevimli hareketi o bence, o Cin Ali’nin o resme kondurulmasının sebebi tamamen bende saklı) onun yüzüne kondurduğum kocaman gülücük ve harf kullanmadan ifade edilmiş binlerce sözcük şimdi bana fısıldıyor ki;
“Her şey güzel olacak”

TUTTUĞUMUZ HER AYNADA UMUT GÖREBİLMENİZ DİLEĞİYLE…

Not: bence bir gün tek kaldığınızda masanın üstüne bir kağıt ve istediğiniz türde boyaları koyun. Zaman geçtikten sonra ortaya çıkan Siz’e ve sizinin mucizeniz’e şaşıracaksınız..

….YaşammmPınarımmm…..

Perşembe, Temmuz 29, 2010

Bilmeden....



Yarın ne olacağını bilmeden yaşıyor insan hayatı. Atacağı adımdan sonrasını düşünerek ama bilmeyerek nefes alıyor.

Bugün olacak şeyleri bi kaç ay öncesinde bilmeden hatta belki de bi kaç saat bi kaç dakika öncesinde bilmeden yaşıyor, deneyimleniyor.

Heyecanlanıyor, üzülüyor, keyifleniyor, daha adı koyulabilecek ama koyulmamış binlerce şey yaşıyor.

Hayat boyumuzdan büyük.. nefes alıp verişimiz kadar kısa. Her şeye rağmen yaşanmaya değer. Her şeye rağmen yaşamaya ve beklemeye değer.

Her yeniliğimizin, her yeni günümüzün güzel olması dileğiyle…

Çarşamba, Temmuz 07, 2010

değişik bi gün...

insan gerçekten her gününü farklı yaşıyor. bir sabah uyanıyorsunuz, aynaya baktığınızda kendinizi bile görmek istemiyorsunuz ama öyle bir sabah oluyor ki sizi işe gitmek için zorla uyandıran o saat alarmından bile önce uyanıyorsunuz (buarada o saate hahh sana bugün ihtiyacım yok diyerek bakıyorsunuz,farketmeseniz de bunu yapıyorsunuz, dikkat edin:)) ) neyse kalkıyorsunuz yataktan,kendinizi iyi hissetmek için daha türlü şeyler yapıyorsunuz...kahve suyu koyuyorsunuz, kapıdan gazeteleri alıyorsunuz, ya da ne bilim duşa giriyorsunuz geliyorsunuz giyinip süslenip püslenip, en fiyakalı gömleğinizi ya da en şık elbisenizi giyiniyor miss gibi kokuları sıkıyor ve huzurla evden dışarıya çıkıyorsunuz...
derkennn.....
işte bugün de benim için öyle başladı...o lanet olası alarmdan önce uyandım. baktım hava esiyor, tanrımm temmuzda rüzgardan ürpermek ne güzel bir şey yaaa,diye düşünüp yatağın içine gömüldüm resmen...sonra kendimi iyi hissetmek için yapabileceğim ne varsa hepsini yaptım işe gitmeden önce...eeeeee malum, alarmdan önce uyanmışım zaten, zamanım oldukça fazla...
bu aralar işe giderken en büyük zevkim arabada uyuklamak... hani sabaha karşı uyanırsınız ya, siz 7de kalkacakken saat daha 06.00'dır,allahhhh koca 1 saat daha var uyumak için diye mutlu olursunuz, işte iş yolunda serviste uyuklarken aradabir uyanıp daha gidecek çok yolunuzun olduğunu gördüğünüzde hissettiğiniz mutluluk da aynı böyle bir şey.. neyse, bugün yine uyukladım işe giderken..itiraf ediyorum, yine çok zevkliydi :)))))
sabah kahvaltıları vardır bizim iş yerimizde..çocuklarımız gelmeden önce öğretmenlerimiz, müdürümüz, H.Hanımımız C.Hanımımız hepimiz yemekhanede toplanırız. (bi de okulumuzun psikologu, Ben varım tabi) şimdi yaz dönemi olunca malum kahvaltı sofralarımızdaki tabak sayımız azaldı oldukça. fazlayken şimdi 4e düştü ama bugün gerçekten harika bi kahvaltı ettik. iştahlı iştahlı. yemek yemek için yaşadık resmen o dakikaları.. :) hele kahvaltının sonunda elimde kalan son ekmek parçasının üstüne sürdüğüm o nutellanın tadı...

bugün ilk defa Harry Potter izledim.. Felsefe Taşını..

Baya uzundu ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. İzlemeyenler varsa eğer izlemenizi tavsiye ederim çünkü can sıkıntısına bire bir. Çok eğlenceli :)

Bi deeeeee izlemiş olmama rağmen tekrar Notebook'u izledim. Bilirsiniz bunu. Eski bir filmdir.

Gayet romantik bir film. Filmin bir sahnesine bayıldım. hikayenin kahramanları, delikanlı ve genç kız kayıktalar. Tahmin edildiği üzre delikanlının elinde kürekler. Hoşuma giden bu değil, kayıkların etrafında gölün üzerinde binlerce ördek olması... O güzelliği görmenizi dilerim... Bir kayığın üzerindesiniz, karşınızda sevdiğiniz adam, suyun üzeri bembeyaz ördekçiklerle dolu... Bu filmi de izlemeyenleriniz varsa Şiddetle tavsiye edilir, mutlaka izleyiniz..


neyse...

güneş battı..akşam oldu.. ve G.ablamla harika bi gece geçirdik. birlikte harika bi yemek yedik. dertleştik. kah güldük kah hüzünlendik.


yemek bitti. daha sonra tatlı yeme vakti geldi..

derken artık eve gitmemiz gerektiğini anladık ve evimize geri döndük. ben kendi evimin kapısını açarken ablam da kendi evinin kapısını açtı ve şuanda aramızda bir duvar kadar bi mesafe var. yine hala yakınız yani.. :)

şimdi saat 02.04...düşündüm de, bugün oldukça farklı bi gün oldu benim için. kendimden bile uzakta, romantik ve fantastik filmlerin içinde, daha önce hiç gitmediğim bir yemek masasında, herşeyden uzakta, elimde bir kadeh...
farkettim ki, dünya güzel...
farkettim ki, hayat güzel...

ve şimdi kendim için bir şey yapıyorum..
sabah işe gideceğimi düşünerek gidip yatağıma yatmaya gidiyorum...
uyumayı dileyerek...

hadi bakalım,
bütün güzelliklerle, ilklerle, ümitlerle dolu bir hayat dileğiyle...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...