Annem onu görmediğimi sanıyo ama görüyorum, sessiz sessiz ağlıyo..
Kendi hastalığım yüzünden benden kaçıyo, ben ona sarılıp ağlamak istiyorum, belki de bağırmak istiyorum, düşünüyorum kabul edemiyorum, üzülmüyorum diyorum ama teyzemi daha şimdiden Ben de özlüyorum.. Ağlamak istiyorum ağlayamıyorum. Keşke yüzümü kapatarak da olsa ağlayabilsem..
Keşke anneme sarılarak ağlayabilsem..
Keşke annem yine bana sarılarak ağlasaydı..
“Önce can” diye baş ucumda da gözleri dolu dolu bana bakarken, gözlerim yarı açık onun o halini gördüğümde, o halde olmamam gerektiğini hatırlıyor olsam da, ben de yanıyorum. İstiyorum ki geçen haftadaki gibi dimdik durabileyim, annem kollarını uzatsın boynuma sarılsın ve hıçkıra hıçkıra ağlasın.
Evet bunu istiyorum. Ama bunu yaşayamıyorum. Ve buna sebep yine BEN’im. Çünkü annem, ben de üzülüyorum diye ben de hastalanıyorum diye bana sarılmaktan vazgeçti. Bana sarılmaktan, benle acısını yaşamaktan, bana dayanmaktan vazgeçti.
Ben yıkılmak istemedim.
Ama teyzemi özledim…
Annem şimdi karşımdaki koltukta uzanıyo.. İki eli de başının üzerinde.. Bi koluyla suratını kapamaya çalışıyo…
Onu görmediğimi sanıyo ama görüyorum sessiz sessiz ağlıyo..
Ben ise… Yine içime akıtıyorum. Yine ağlayamıyorum. Yüreğim yine daralıyo…
Pazartesi, Haziran 20, 2011
Pazar, Haziran 19, 2011
KISACIK....
Bazı gerçekleri yaşamak bazen acı geliyormuş gerçekten..
Ve bazı şeyleri yaşamak, belki de ilk defa yaşamak….
Aslında o kadar karışık ki içim bunları yazarken… Neye ve kime ithafen yazdığımı, hatta ne yazmak istediğimi bile bilmediğim bi ruh haliyle açtım öyle yazıyorum..
Hani olur ya, kolu kanadı kırılmış gibi gelir insana… Hani kaslarını hisseder; ama hissetmez.. Sanki tüm vücudu doluymuş gibi, ama aslında boşmuş gibi…
İşin özü;
CAN kaybedilince insan kendinden geçiyor.. Cümleler kısalıyor.. Kelimeler kaçıyor… Yürek içeride haykırıyor.. Sesi dışarıdan duyulmuyor..
CAN gidince… Böyle oluyormuş… Ve daha fazlası… Yaşayınca anladım…
Yaşayınca anladık….
Ve bazı şeyleri yaşamak, belki de ilk defa yaşamak….
Aslında o kadar karışık ki içim bunları yazarken… Neye ve kime ithafen yazdığımı, hatta ne yazmak istediğimi bile bilmediğim bi ruh haliyle açtım öyle yazıyorum..
Hani olur ya, kolu kanadı kırılmış gibi gelir insana… Hani kaslarını hisseder; ama hissetmez.. Sanki tüm vücudu doluymuş gibi, ama aslında boşmuş gibi…
İşin özü;
CAN kaybedilince insan kendinden geçiyor.. Cümleler kısalıyor.. Kelimeler kaçıyor… Yürek içeride haykırıyor.. Sesi dışarıdan duyulmuyor..
CAN gidince… Böyle oluyormuş… Ve daha fazlası… Yaşayınca anladım…
Yaşayınca anladık….
Salı, Haziran 07, 2011
benim küçüklük gelinlik hayallerim...
Sevgili ay ışığı,
Ne çok şeyi anlattım sana, tarif edebilir misin acaba duyduğun onca haykırışı….
Ne kadar pembe düşleri oluyor genç kızın. Her şey ne kadar saf her şey ne kadar berrak her şey ne kadar temiz… Akça pakça…
Ne kadar da masum ne kadar da uysal. İçine karıştırılmamış hiçbir yasa hiçbir kural… Sıkıştırılmamış anılarının arasında haykırışlar yakarışlar. Ağlamaklı tek bir hayali bile yok, her düşündüğü güldürüyor her güldürdüğü daha da düşündürüyor..
Ah genç kız, ne kadar da bağlanıyor hayallerine, ne kadar da benimsiyor ne kadar da inanıyor geleceğine ne kadar da sadık dünlerine, ve ne kadar dost aldığı nefesine…
Ah genç kız, ne kadar da umutlu ne kadar da mutlu…
Ah genç kız… Ah küçüklüğüm… Ah küçüklük hayallerim… Ah benim küçüklük gelinlik hayallerim…
Ayakları yere basar ve gözleri daha da canla kanla bakar dünyaya… hayata… hayatına..
Annesinin küçük kızı büyür, genç kız olur, artık konuşur artık isterse durur bazen yorulur, durur durur düşünür, artık düşünür ama zaman zaman üzülür..
Babasının nazlı kızı, nazlanır, şımarır, babasının bal kızı büyür, yürür….
Genç kız büyür…
*
Yaşımı hatırlamıyorum şimdi ama hatırlayabiliyorum,
Evimizin kapısının önü, portmantonun yanındayım, çoraplarımı çıkardım ayağımdan, dolabın kapağın açtım, göz göze geldik onlarla ve önce arkamı kontrol ettim gelen var mı diye, aldım bi hışımla minik ellerimle… giydim… baktım kocaman oldular.. ayaklarım minicik kaldı içinde… ama olsundu, o ayakkabılar hayatımın en güzel ayakkabılarıydı.. annemin gelinlik ayakkabılarıydı onlar ve ben de babamla evlenirken benim de böyle güzel gelinlik ayakkabılarım olacaktı. Hem de ayağıma tam olacaklardı. Topukları da çok yüksek olacaktı ki babamın boyuna yetişebileydim ya da babam beni kucağına alırdı ne olacaktı ki, zaten o beni hep dizlerine oturturdu, gelinliğim ve beyaz topuklu ayakkabılarım, yanımda da babam…
İşte o gün dünyanın en mutlu kızı ben olacaktım çünkü evlenecektim, ve hayatımın ilk aşkıyla, babamla….
Bütün kızlar kıskanacaktı beni, çünkü ben evleniyordum, hem de bembeyaz gelin ayakkabılarım vardı… hem de babamla evleniyordum.
Herkes bizi çılgın gibi alkışlayacaktı. Ben; çok mutlu olacaktım çünkü ben evleniyordum hem de bembeyaz gelinlik ayakkabılarım vardı.. hem de babamla evleniyordum…
Elimde bembeyaz güllerim vardı. Bi buket beyaz gülüm vardı elimde. Sıkı sıkı tutacaktım güllerimi elimde, kimse gelip almasın diye, kimse hayallerimi çalmasın diye, kimse babamı kimse hayatımı kimse aşkımı elimden kaçırıp almasın diye, sıkı sıkı tutacaktım.. çiçeklerim ve ayakkabılarım beni koruyacaktı.. benim bembeyaz gelinlik ayakkabılarım vardı.. ben, babamla evleniyordum…
Upuzun bi duvağım olacaktı. Yüzümü kapadığımda tülün arkasından insanlara bakacaktım. Kimler gelmiş diye hepsinin gözlerinin içine bakacaktım, bi yandan gülümseyecektim, kalbimin atışını daha da yakından hissetmek için daha da derinden nefes alacaktım.. Ama korkmayacaktım nefesimin hızından.. hem benim bembeyaz gelinlik ayakkabılarım vardı.. hem de babamla evleniyordum… işte bu yüzden korkmuyordum…
Bir sürü arkadaşım olacaktı yanımda, tabiî ki babam hep yanımda, gelinlik ayakkabılarım ayaklarımda.. topuk seslerini her adım attığımda duyacaktım, duymak için daha da sert vuracaktım.. daha da sert basacaktım ayaklarımı yere, daha da güçlü vuracaktım, herkes duyacaktı belki de ayakkabılarımın sesini… ve babam yine yanımda olacaktı. O gün hayatımın en güçlü günlerinden biri olacaktı çünkü bembeyaz gelinlik ayakkabılarım vardı benim çünkü ben babamla evleniyordum…
Bembeyaz bir gelin arabam olacaktı ayrıca.. bembeyaz güllerle süsleyecektik onu, bi tek ben ve babam olacaktık arabada, kimsecikler olmayacaktı başka; bir de gelinlik ayakkabılarım…
Gökyüzü yemyeşil deniz masmavi gökyüzü berrak aydınlık… kollarım ardına kadar açık.. geriye doğru başım gözlerim gökyüzünde, belimde babamın elleri, dans ediyoruz şimdi. Bir elimde beyaz güllerim ve kulaklarımda topuk seslerim… o gün en mutlu günümdü benim… hem bembeyaz gelinlik ayakkabılarım vardı benim..hem de babamla evleniyordum.. işte bu yüzden en mutlu günümdü benim…
…….
Ve o ayakkabıları minik ayaklarıma giydiğim her gün yeni hayaller ekledim üzerine “gelin” hayallerimin...
Zaman geçti.. annemin gelinlik ayakkabıları küçük oldu ayaklarıma.. artık büyüdüm dedim galiba.. hem babam da sadece anneminmiş geç oldu farkına vardığımda, ve belki de ilk can yanığım oluştu ilk onu kaybettiğimi anladığımda… ilk babamdan mahrum kaldığımda…
Zaman geçti…büyüdüm… hayallerimi de büyüttüm.. babamın sesleri elleri hep omzumda büyüdüm ama bi yandan yokluğunu da içimde besledim büyüttüm..
Zaman geçti büyüdüm… hayallerimin içine bi yürek daha ekledim.. kendimle birlikte ne nice nice şeyi büyüttüm…
Zaman geçti.. Gelinlik hayallerimin hepsi yalan oldu…
Zaman geçti.. bembeyaz gelinlik ayakkabılarımın hayalleri duman oldu…
Zaman geçti.. hayallerim hayal oldu..
Zaman geçti.. annemin gelinlik ayakkabıları eskidi..
Ben büyüdüm..
Babamı ben yüreğimde büyüttüm.. kendimi aldım başka diyarlara götürdüm…
Zaman geçti… Hayallerimin üstüne bi parça toprak attım hepsini gömdüm…
Zaman geçti… Küçükken “gelen var mı” diye dolabın arkasından arkamı kontrol ederdim o bembeyaz gelinlik ayakkabılarına bir kez dokunabilmek için..
Zaman geçti… Şimdilerde bir iç çekiş oldu sadece… Bi iç çekiş, bi iç yangın kim bilir derinlerde…
Zaman geçti… Doğduğum odamdayım yine, sevdiğim gibi yerde oturmuş bağdaş kurmuşum hem de..
Zaman geçti.. Kulağımda bi değişik nağme..
Zaman geçti… Büyüdüm ben kendimce…
Zaman geçti… Nefesim nefesimi bile terk etti nefessizce…
Zaman geçti…. Vazgeçtim gelinlik ayakkabılarımdan…
Zaman geçti… Hiç vazgeçmedim beyaz gülleri sevmekten..
Ne çok şeyi anlattım sana, tarif edebilir misin acaba duyduğun onca haykırışı….
Ne kadar pembe düşleri oluyor genç kızın. Her şey ne kadar saf her şey ne kadar berrak her şey ne kadar temiz… Akça pakça…
Ne kadar da masum ne kadar da uysal. İçine karıştırılmamış hiçbir yasa hiçbir kural… Sıkıştırılmamış anılarının arasında haykırışlar yakarışlar. Ağlamaklı tek bir hayali bile yok, her düşündüğü güldürüyor her güldürdüğü daha da düşündürüyor..
Ah genç kız, ne kadar da bağlanıyor hayallerine, ne kadar da benimsiyor ne kadar da inanıyor geleceğine ne kadar da sadık dünlerine, ve ne kadar dost aldığı nefesine…
Ah genç kız, ne kadar da umutlu ne kadar da mutlu…
Ah genç kız… Ah küçüklüğüm… Ah küçüklük hayallerim… Ah benim küçüklük gelinlik hayallerim…
Ayakları yere basar ve gözleri daha da canla kanla bakar dünyaya… hayata… hayatına..
Annesinin küçük kızı büyür, genç kız olur, artık konuşur artık isterse durur bazen yorulur, durur durur düşünür, artık düşünür ama zaman zaman üzülür..
Babasının nazlı kızı, nazlanır, şımarır, babasının bal kızı büyür, yürür….
Genç kız büyür…
*
Yaşımı hatırlamıyorum şimdi ama hatırlayabiliyorum,
Evimizin kapısının önü, portmantonun yanındayım, çoraplarımı çıkardım ayağımdan, dolabın kapağın açtım, göz göze geldik onlarla ve önce arkamı kontrol ettim gelen var mı diye, aldım bi hışımla minik ellerimle… giydim… baktım kocaman oldular.. ayaklarım minicik kaldı içinde… ama olsundu, o ayakkabılar hayatımın en güzel ayakkabılarıydı.. annemin gelinlik ayakkabılarıydı onlar ve ben de babamla evlenirken benim de böyle güzel gelinlik ayakkabılarım olacaktı. Hem de ayağıma tam olacaklardı. Topukları da çok yüksek olacaktı ki babamın boyuna yetişebileydim ya da babam beni kucağına alırdı ne olacaktı ki, zaten o beni hep dizlerine oturturdu, gelinliğim ve beyaz topuklu ayakkabılarım, yanımda da babam…
İşte o gün dünyanın en mutlu kızı ben olacaktım çünkü evlenecektim, ve hayatımın ilk aşkıyla, babamla….
Bütün kızlar kıskanacaktı beni, çünkü ben evleniyordum, hem de bembeyaz gelin ayakkabılarım vardı… hem de babamla evleniyordum.
Herkes bizi çılgın gibi alkışlayacaktı. Ben; çok mutlu olacaktım çünkü ben evleniyordum hem de bembeyaz gelinlik ayakkabılarım vardı.. hem de babamla evleniyordum…
Elimde bembeyaz güllerim vardı. Bi buket beyaz gülüm vardı elimde. Sıkı sıkı tutacaktım güllerimi elimde, kimse gelip almasın diye, kimse hayallerimi çalmasın diye, kimse babamı kimse hayatımı kimse aşkımı elimden kaçırıp almasın diye, sıkı sıkı tutacaktım.. çiçeklerim ve ayakkabılarım beni koruyacaktı.. benim bembeyaz gelinlik ayakkabılarım vardı.. ben, babamla evleniyordum…
Upuzun bi duvağım olacaktı. Yüzümü kapadığımda tülün arkasından insanlara bakacaktım. Kimler gelmiş diye hepsinin gözlerinin içine bakacaktım, bi yandan gülümseyecektim, kalbimin atışını daha da yakından hissetmek için daha da derinden nefes alacaktım.. Ama korkmayacaktım nefesimin hızından.. hem benim bembeyaz gelinlik ayakkabılarım vardı.. hem de babamla evleniyordum… işte bu yüzden korkmuyordum…
Bir sürü arkadaşım olacaktı yanımda, tabiî ki babam hep yanımda, gelinlik ayakkabılarım ayaklarımda.. topuk seslerini her adım attığımda duyacaktım, duymak için daha da sert vuracaktım.. daha da sert basacaktım ayaklarımı yere, daha da güçlü vuracaktım, herkes duyacaktı belki de ayakkabılarımın sesini… ve babam yine yanımda olacaktı. O gün hayatımın en güçlü günlerinden biri olacaktı çünkü bembeyaz gelinlik ayakkabılarım vardı benim çünkü ben babamla evleniyordum…
Bembeyaz bir gelin arabam olacaktı ayrıca.. bembeyaz güllerle süsleyecektik onu, bi tek ben ve babam olacaktık arabada, kimsecikler olmayacaktı başka; bir de gelinlik ayakkabılarım…
Gökyüzü yemyeşil deniz masmavi gökyüzü berrak aydınlık… kollarım ardına kadar açık.. geriye doğru başım gözlerim gökyüzünde, belimde babamın elleri, dans ediyoruz şimdi. Bir elimde beyaz güllerim ve kulaklarımda topuk seslerim… o gün en mutlu günümdü benim… hem bembeyaz gelinlik ayakkabılarım vardı benim..hem de babamla evleniyordum.. işte bu yüzden en mutlu günümdü benim…
…….
Ve o ayakkabıları minik ayaklarıma giydiğim her gün yeni hayaller ekledim üzerine “gelin” hayallerimin...
Zaman geçti.. annemin gelinlik ayakkabıları küçük oldu ayaklarıma.. artık büyüdüm dedim galiba.. hem babam da sadece anneminmiş geç oldu farkına vardığımda, ve belki de ilk can yanığım oluştu ilk onu kaybettiğimi anladığımda… ilk babamdan mahrum kaldığımda…
Zaman geçti…büyüdüm… hayallerimi de büyüttüm.. babamın sesleri elleri hep omzumda büyüdüm ama bi yandan yokluğunu da içimde besledim büyüttüm..
Zaman geçti büyüdüm… hayallerimin içine bi yürek daha ekledim.. kendimle birlikte ne nice nice şeyi büyüttüm…
Zaman geçti.. Gelinlik hayallerimin hepsi yalan oldu…
Zaman geçti.. bembeyaz gelinlik ayakkabılarımın hayalleri duman oldu…
Zaman geçti.. hayallerim hayal oldu..
Zaman geçti.. annemin gelinlik ayakkabıları eskidi..
Ben büyüdüm..
Babamı ben yüreğimde büyüttüm.. kendimi aldım başka diyarlara götürdüm…
Zaman geçti… Hayallerimin üstüne bi parça toprak attım hepsini gömdüm…
Zaman geçti… Küçükken “gelen var mı” diye dolabın arkasından arkamı kontrol ederdim o bembeyaz gelinlik ayakkabılarına bir kez dokunabilmek için..
Zaman geçti… Şimdilerde bir iç çekiş oldu sadece… Bi iç çekiş, bi iç yangın kim bilir derinlerde…
Zaman geçti… Doğduğum odamdayım yine, sevdiğim gibi yerde oturmuş bağdaş kurmuşum hem de..
Zaman geçti.. Kulağımda bi değişik nağme..
Zaman geçti… Büyüdüm ben kendimce…
Zaman geçti… Nefesim nefesimi bile terk etti nefessizce…
Zaman geçti…. Vazgeçtim gelinlik ayakkabılarımdan…
Zaman geçti… Hiç vazgeçmedim beyaz gülleri sevmekten..
Çarşamba, Haziran 01, 2011
KARIŞIK-SAÇMASAPAN-ÇOK ANLAMLI
Çünkü değişik bi duygu o…
hayatımda hiç olmamış yaşanmamış, kimseye karşı duyulmamış ve kalpte barındırılmamış, akla sokulmamış, durup durup daldırmamış elbette….
Çok yorgun düştüğünü hissetmek ama aslında bi o kadar da enerjik olabilmek.
Ah eve gidip uyusam diye bütün günü geçirmek ve sonrasında “eve gitmek istemiyorum” diye düşünüp bu ikisinin zıtlığını yaşayabilmek..
Zıtlıklarda hayat bulabilmek
Geceyle gündüz gibi..
Kışla yaz gibi…
Zıtlıklarda hayat bulabilmek işte
Evet ile hayır gibi…
Zıtlıklarda hayat bulabilmek dediğim değişik bir şey işte,
Çocukla yetişkin gibi aslında…
Zıt gibi görünen eş anlamlılar gibi belki de…
Ayrı gibi görünen birliktelikler gibi belki de…
İlerisini görebilmek ya da görememek gibi..
Karanlıkla aydınlık gibi ne bilim…
Karanlıktaki ışık gibi..
Aslında aydınlık her yer…
Aslında günlük güneşlik…
Her şey sakin…
Her şey yolunda..
Her şey hayatın akışında…
Her şey güzel kısaca…
İşte böyle bi duygu,
Kafanda kurunca dolduruyorsun sayfayı saçmalıklarla =)
Ya da Anlamla…
hayatımda hiç olmamış yaşanmamış, kimseye karşı duyulmamış ve kalpte barındırılmamış, akla sokulmamış, durup durup daldırmamış elbette….
Çok yorgun düştüğünü hissetmek ama aslında bi o kadar da enerjik olabilmek.
Ah eve gidip uyusam diye bütün günü geçirmek ve sonrasında “eve gitmek istemiyorum” diye düşünüp bu ikisinin zıtlığını yaşayabilmek..
Zıtlıklarda hayat bulabilmek
Geceyle gündüz gibi..
Kışla yaz gibi…
Zıtlıklarda hayat bulabilmek işte
Evet ile hayır gibi…
Zıtlıklarda hayat bulabilmek dediğim değişik bir şey işte,
Çocukla yetişkin gibi aslında…
Zıt gibi görünen eş anlamlılar gibi belki de…
Ayrı gibi görünen birliktelikler gibi belki de…
İlerisini görebilmek ya da görememek gibi..
Karanlıkla aydınlık gibi ne bilim…
Karanlıktaki ışık gibi..
Aslında aydınlık her yer…
Aslında günlük güneşlik…
Her şey sakin…
Her şey yolunda..
Her şey hayatın akışında…
Her şey güzel kısaca…
İşte böyle bi duygu,
Kafanda kurunca dolduruyorsun sayfayı saçmalıklarla =)
Ya da Anlamla…
Pazartesi, Mayıs 30, 2011
DENGESİZ GİBİ SANKİ....
Büyüyünce bir şeyler değişiyor galiba HAYAT içinde. Ya da büyüdüğümü sanınca değişiyor sanıyorum HAYAT’ın, ve ya da HAYAT KENDİNİN TA KENDİSİDİR, diye söylüyorsam o zaman büyüdükçe değişiyor KENDİM.
Öyle karışık bir durum söz konusu.. Mevcut… Mevzu bahis…
Neyi ne kadar sorguladığım neyi neyden ne kadar beklediğim ve ne kadar olmasını hissettiğim???
Yerinde duruyor mu diye yokladığım yüreğim ve arada bi ağrısıyla kendisinin varlığını hatırlatan beynim.
Ve tüm bu unutmuşluğun içinde daha çok düşünce ve daha çok duygusal çekişme..
Aslında monotona bağlamış ve yavaş yavaş süren bir koşturmaca telaşı içinde;
Her şeyi yoluna sokmaya çalışırken, aslında hiçbir şeyin yoluna girmediğini giremediğini ve giremeyeceğini düşünmek ve söylemek tek tek cümle cümle..
Daha sağlam basıyor ayaklarım yere, diye sanki çok büyümüşçesine vurmak yüzüne yüzüne,
Ve daha sonrasında; ben hala çok küçüğüm, gidecek çok yolum yapılacak çok işim var diye, bi Ton şey sırtlanmak daha 20lik omuzlarıma…
Aşkın şeklini değiştirmiş yaş, eli tutuşu, tene dokunuşu değiştirmiş,
Gülerken göz içi ışığı değişmiş gibi ve sanki daha durgun ve olgun, daha sağlam ama belki biraz yorgun,
Çalışılacak işin yetmediği tatmin etmediği, halbuki onu bulana kadar ne çileler çekildiği unutulmuş mu gibi,
Etrafındaki herkese bakmak, bakmak ve tasalanmak sonra tam tersi bi biçimde aldırmamak,
Herşey yolunda gitsin, herkes mutlu olsun diye istemek ve o hengame içinde kendi huzurundan vazgeçmek…
Belki…
Herşeyi daha çok kafaya takar olmuşum gibi, herşeyi daha çok düşünür olmuşum gibi ve daha çok sigara içip “hmm artık içime çekebiliyorum” diye kendi kendime düşünmek ve sonunda yine;
“bunu kendime neden yapıyorum ki” diye sorgulamak.
İlginç.. Ve ne kadar anlamsız..
Kalp kırıklıkları, can yanıkları, küllere dönüşmüş fotoğraflar, parçaları kalmış sararmış solmuş kurutulmuş yapraklar.
Kışı aratmayan bir haziranla birlikte şimdi;
Ben hala daha küçük müyüm neyim…
Öyle karışık bir durum söz konusu.. Mevcut… Mevzu bahis…
Neyi ne kadar sorguladığım neyi neyden ne kadar beklediğim ve ne kadar olmasını hissettiğim???
Yerinde duruyor mu diye yokladığım yüreğim ve arada bi ağrısıyla kendisinin varlığını hatırlatan beynim.
Ve tüm bu unutmuşluğun içinde daha çok düşünce ve daha çok duygusal çekişme..
Aslında monotona bağlamış ve yavaş yavaş süren bir koşturmaca telaşı içinde;
Her şeyi yoluna sokmaya çalışırken, aslında hiçbir şeyin yoluna girmediğini giremediğini ve giremeyeceğini düşünmek ve söylemek tek tek cümle cümle..
Daha sağlam basıyor ayaklarım yere, diye sanki çok büyümüşçesine vurmak yüzüne yüzüne,
Ve daha sonrasında; ben hala çok küçüğüm, gidecek çok yolum yapılacak çok işim var diye, bi Ton şey sırtlanmak daha 20lik omuzlarıma…
Aşkın şeklini değiştirmiş yaş, eli tutuşu, tene dokunuşu değiştirmiş,
Gülerken göz içi ışığı değişmiş gibi ve sanki daha durgun ve olgun, daha sağlam ama belki biraz yorgun,
Çalışılacak işin yetmediği tatmin etmediği, halbuki onu bulana kadar ne çileler çekildiği unutulmuş mu gibi,
Etrafındaki herkese bakmak, bakmak ve tasalanmak sonra tam tersi bi biçimde aldırmamak,
Herşey yolunda gitsin, herkes mutlu olsun diye istemek ve o hengame içinde kendi huzurundan vazgeçmek…
Belki…
Herşeyi daha çok kafaya takar olmuşum gibi, herşeyi daha çok düşünür olmuşum gibi ve daha çok sigara içip “hmm artık içime çekebiliyorum” diye kendi kendime düşünmek ve sonunda yine;
“bunu kendime neden yapıyorum ki” diye sorgulamak.
İlginç.. Ve ne kadar anlamsız..
Kalp kırıklıkları, can yanıkları, küllere dönüşmüş fotoğraflar, parçaları kalmış sararmış solmuş kurutulmuş yapraklar.
Kışı aratmayan bir haziranla birlikte şimdi;
Ben hala daha küçük müyüm neyim…
Çarşamba, Mayıs 11, 2011
küstüm oyanamıyorum...!!
Fedakarlığın sınırı neresidir acaba diye merak etmiyor değilim. Merak ediyor olsam da yapmaktan geri kalmadığımın farkında da değil değilim… Durmam gerektiği yerde çokça zaman durmadığımı; a pardon duramadığımı, hep ilk adımı atmak için can attığımı ama aslında bunu yapmamam gerektiğini; öğrenemedim öğrenemedim…
Yaşıma başıma bakmadan, hani şarkıda demişti ya kız “benim daha boyum kaç benim kilom kaç daha benim yaşım kaç?” diye, dönüp kendime sormadan birşeylere atlama huyum yok mu, otur işte kıçının üstünde be kız!!
Adını fedakarlık koyduğumuz şeyin adı bir zaman sonra ismin “-aptallık” halini alıyor; biliyorum, en azından bunu öğrendim. Öğrenmiş olmama rağmen aptal olmaktan geri kalmayan, kendisini hep ateşe atan, sonra eline avucuna öylece bakan ve sadece koca bir APTAL’dan başka bir şeyi kalmadığını anlayan bir aptaldan daha ötesi olmadığımı düşündüğüm zamanlarım, ey gidi zamanlarım.
Kendimi bu şekilde düşünürken acaba tek sebep ben miyim, aslında ben mi aptallaştırıyorum kendimi yoksa çok şey mi bekliyorum ki dünyadan? Çok fazla değil aslında da “DÜNYA”m, bellidir ismi ki mevcut bir elimde beş parmaaaam… Bir elimin beş parmağını geçmeyecek kadarcık insandan beklediklerim iki elimin on parmağından fazla olamaz ki, olamaz ki o kadar büyük ve bu kadar imkansız…
Bazı şeyler için gözümü karartmaya ve kendimi ateşe atmaya çok erken yaşta başladım. Daha çok küçükken; zamanını yazasım gelmedi, of ya diye ellerimin arasına alarak başımı, dudaklarımı büzerek “ama yaaa” diye başlayan cümleler kurduğumu bilirim. Attığım adımların arkasından baktığımda tek başıma olduğumu anladığımda akıtmıştım zaten ilk gözyaşımı… O kadar küçüktüm yani, dudak büzecek kadar, ve dudak büzerek ağlayacak yaşta bile ağlayacak bir şeylerim olacak kadar büyüktüm aslında. Çok küçükken kendi kendini büyüten ya da büyütmek zorunda kalan, ya da bir sürü aptallığın elinde büyümüş ve kocaman olmuş koca bir aptalım belki de…
Şu yaşıma geldiğimde bile gözümü karartmaktan hiç vazgeçmeden, kulaklarımı herşeye tıkayarak, kafama koyduğumu yapmak istediğimi; yaptıktan sonra pişmanlık duymak değil ama kendime hiçbir şey kalmadığını, aslında “şaşırmak” eylemini hayatımdan çıkardığımı sandığım zamanımda bunun sandığım gibi olmadığın anladığım zamanım; hala şaşkınlığındayım hayatın…
Bazı şeyleri hep önce düşünmekten sıkıldığımı anladığım yaşım… Bazı şeyleri BEN’e düşündürmek yerine BEN düşünmeden “keşke birisi yapsa benden önce ya” diye düşünüp çoğu zaman da imkansızlığını anladığım ama keşke demekten bıkıp usanmadığım yaşım…
Beklentilerimin her zamankinden daha az olması gereken yaşım… kendimce bu kadar çok şey görmüş ve geçirmişken, en yakınım canım ciğerimden belki de dünyamın en büyük kazığını yemişken; şaşkınlığımdan eriyip bitmişken ve daha sonrasında kendimi bile tanıyamamışken; kendime şaşırdığım, şaşkınlıktan kala kaldığım ama artık şaşırmamam gerektiğini düşündüğüm ama şaşırmaya devam ettiğim yaşım…
Çaba göstermek ne kadar yorucu bir şey aslında daha önce öğrendim bunu… Boyumdan büyük çabalar sarf ederken öğrendim, çaba sarf etmek için çaba sarf ederken öğrendim. Öğrendim ki kendimden başka bir şey için gereksiz bir eylemmiş ama gel gör ki, bunu da düşündüğüm ama çaba sarf etmekten haaaalaa vazgeçemediğim yaşım…
“Ah benim sevdalı başım….”
Şu yaşıma gelene kadar çantamın içine çok şey sığdırdım elbet. Girdiğim yollardan dönemediğim de oldu yığılıp kaldığım da, ve ellerimde çiçeklerle çıkıp geldiğimde olmuştur yanaklarımda kahkahalarımın ışıltılarıyla… Çok kazık da yemişliğim vardır zamanında ve kim bilir birilerince attığım da…Aşık olmuşluğum da vardır körkütük ve bilirim ki yıllarca beklenildiğimi umutsuzca… “benim kanayan dizlerim yoktu hayatta bir tek, benim de kanattıklarım vardı elbet” cümlesini kendime hep hatırlattığımda bir de kendi cümlem gelir her defasında bu cümlenin ardında;
Laflara karnım tok, yapılanlarla ilgileniyorum.
Söz uçar yazı kalır diye söylemişti lisede matematik öğretmenim ve bilirim ki söylenen söylenir; eyleme döküldüğünde değerlenir. Birileri hep bir şeyler düşünüyor hep bir şeyler söylüyor ya güya; işte ben hep farkımı buluyorum burada, beklediğim çok da değil aslında; düşünülen söylendiği gibi söylenildiği gibi de dökülsün istiyorum gözlerimin önüne.
İstediğim şeyleri yaşamak için adım atmaktan sıkıldım artık.. Her adımsızlığımda ellerimin boş kalmasından, bazı şeylerin olurunun bana kalmasından sıkıldım artık, bazı şeyleri düzenlemekten, organize etmekten, kurmaktan sıkıldım. Oyuna birileriyle başlayıp sonunu kendim getirmek zorunda kalmaktan sıkıldım, parçaları üst üste koyma sırasını başkasına verdiğimde oyunun durmasından, oyun durduğunda “e hadi” diye uyarmaktan, tüm bunlardan yoruldum diye, birazcık da ben söylemeden bir şeyler yapılsın diye oyunun dışında geri kalmaya çalıştığımda oyunun tamamen bitmesinden sıkıldım ben artık.
Yıktım bütün Legolarımı, küstüm oynamıyorum!!!
Yaşıma başıma bakmadan, hani şarkıda demişti ya kız “benim daha boyum kaç benim kilom kaç daha benim yaşım kaç?” diye, dönüp kendime sormadan birşeylere atlama huyum yok mu, otur işte kıçının üstünde be kız!!
Adını fedakarlık koyduğumuz şeyin adı bir zaman sonra ismin “-aptallık” halini alıyor; biliyorum, en azından bunu öğrendim. Öğrenmiş olmama rağmen aptal olmaktan geri kalmayan, kendisini hep ateşe atan, sonra eline avucuna öylece bakan ve sadece koca bir APTAL’dan başka bir şeyi kalmadığını anlayan bir aptaldan daha ötesi olmadığımı düşündüğüm zamanlarım, ey gidi zamanlarım.
Kendimi bu şekilde düşünürken acaba tek sebep ben miyim, aslında ben mi aptallaştırıyorum kendimi yoksa çok şey mi bekliyorum ki dünyadan? Çok fazla değil aslında da “DÜNYA”m, bellidir ismi ki mevcut bir elimde beş parmaaaam… Bir elimin beş parmağını geçmeyecek kadarcık insandan beklediklerim iki elimin on parmağından fazla olamaz ki, olamaz ki o kadar büyük ve bu kadar imkansız…
Bazı şeyler için gözümü karartmaya ve kendimi ateşe atmaya çok erken yaşta başladım. Daha çok küçükken; zamanını yazasım gelmedi, of ya diye ellerimin arasına alarak başımı, dudaklarımı büzerek “ama yaaa” diye başlayan cümleler kurduğumu bilirim. Attığım adımların arkasından baktığımda tek başıma olduğumu anladığımda akıtmıştım zaten ilk gözyaşımı… O kadar küçüktüm yani, dudak büzecek kadar, ve dudak büzerek ağlayacak yaşta bile ağlayacak bir şeylerim olacak kadar büyüktüm aslında. Çok küçükken kendi kendini büyüten ya da büyütmek zorunda kalan, ya da bir sürü aptallığın elinde büyümüş ve kocaman olmuş koca bir aptalım belki de…
Şu yaşıma geldiğimde bile gözümü karartmaktan hiç vazgeçmeden, kulaklarımı herşeye tıkayarak, kafama koyduğumu yapmak istediğimi; yaptıktan sonra pişmanlık duymak değil ama kendime hiçbir şey kalmadığını, aslında “şaşırmak” eylemini hayatımdan çıkardığımı sandığım zamanımda bunun sandığım gibi olmadığın anladığım zamanım; hala şaşkınlığındayım hayatın…
Bazı şeyleri hep önce düşünmekten sıkıldığımı anladığım yaşım… Bazı şeyleri BEN’e düşündürmek yerine BEN düşünmeden “keşke birisi yapsa benden önce ya” diye düşünüp çoğu zaman da imkansızlığını anladığım ama keşke demekten bıkıp usanmadığım yaşım…
Beklentilerimin her zamankinden daha az olması gereken yaşım… kendimce bu kadar çok şey görmüş ve geçirmişken, en yakınım canım ciğerimden belki de dünyamın en büyük kazığını yemişken; şaşkınlığımdan eriyip bitmişken ve daha sonrasında kendimi bile tanıyamamışken; kendime şaşırdığım, şaşkınlıktan kala kaldığım ama artık şaşırmamam gerektiğini düşündüğüm ama şaşırmaya devam ettiğim yaşım…
Çaba göstermek ne kadar yorucu bir şey aslında daha önce öğrendim bunu… Boyumdan büyük çabalar sarf ederken öğrendim, çaba sarf etmek için çaba sarf ederken öğrendim. Öğrendim ki kendimden başka bir şey için gereksiz bir eylemmiş ama gel gör ki, bunu da düşündüğüm ama çaba sarf etmekten haaaalaa vazgeçemediğim yaşım…
“Ah benim sevdalı başım….”
Şu yaşıma gelene kadar çantamın içine çok şey sığdırdım elbet. Girdiğim yollardan dönemediğim de oldu yığılıp kaldığım da, ve ellerimde çiçeklerle çıkıp geldiğimde olmuştur yanaklarımda kahkahalarımın ışıltılarıyla… Çok kazık da yemişliğim vardır zamanında ve kim bilir birilerince attığım da…Aşık olmuşluğum da vardır körkütük ve bilirim ki yıllarca beklenildiğimi umutsuzca… “benim kanayan dizlerim yoktu hayatta bir tek, benim de kanattıklarım vardı elbet” cümlesini kendime hep hatırlattığımda bir de kendi cümlem gelir her defasında bu cümlenin ardında;
Laflara karnım tok, yapılanlarla ilgileniyorum.
Söz uçar yazı kalır diye söylemişti lisede matematik öğretmenim ve bilirim ki söylenen söylenir; eyleme döküldüğünde değerlenir. Birileri hep bir şeyler düşünüyor hep bir şeyler söylüyor ya güya; işte ben hep farkımı buluyorum burada, beklediğim çok da değil aslında; düşünülen söylendiği gibi söylenildiği gibi de dökülsün istiyorum gözlerimin önüne.
İstediğim şeyleri yaşamak için adım atmaktan sıkıldım artık.. Her adımsızlığımda ellerimin boş kalmasından, bazı şeylerin olurunun bana kalmasından sıkıldım artık, bazı şeyleri düzenlemekten, organize etmekten, kurmaktan sıkıldım. Oyuna birileriyle başlayıp sonunu kendim getirmek zorunda kalmaktan sıkıldım, parçaları üst üste koyma sırasını başkasına verdiğimde oyunun durmasından, oyun durduğunda “e hadi” diye uyarmaktan, tüm bunlardan yoruldum diye, birazcık da ben söylemeden bir şeyler yapılsın diye oyunun dışında geri kalmaya çalıştığımda oyunun tamamen bitmesinden sıkıldım ben artık.
Yıktım bütün Legolarımı, küstüm oynamıyorum!!!
didikledim sonra vazgeçtim... :)
Belki bizim bildiğimiz gibi değildir çok şey, gördüğümüz gibi değil, duyduğumuz gibi değil ve belki de hislerimiz bile hissettiklerimiz gibi değildir.
Aynada gördüğümüz yüz bile bildiğimiz gibi değildir belki. Ela gözlerin ardındakileri göremiyordur bile kendileri, ve suskun suskun bakıyorken bazen çok şey duyuyoruzdur ya da, tamamen sağır olmuşuzdur, belki….
Her şey olabilir diye bilmiş bilmiş duruyoruzdur dünyaya karşı, sanki meydan okuyormuş gibi, hodri meydan’mış gibi, ve gerçekten –mış gibi yapıyoruzdur; her şey olup bittiğinde anlıyoruzdur ya da, hala anlayamıyoruzdur.
Çok fazla güveniyoruzdur belki ha? Çok fazla inanıyoruzdur. Aslında en büyük yaraları “hiç olmaz” diye net olduğumuz yerden alıyoruzdur. Ve en derin yarıkları da o yaraları kaşırken açıyoruzdur, kaşırken kanatıyoruzdur, kabuk bağlatıyoruzdur zamanla ve yine o kabuğu kaldırıp yine yine kanatıyoruz yine yeniden yaralıyoruzdur. Ve sonunda anlıyoruzdur ki, yaraları belki de kendi ellerimizle derinleştiriyor kendi ellerimizle kendimizi kan revan içinde bırakıyoruzdur. Bu acı şeyi, BİZ yapıyoruzdur kendimize…
Yarınların getireceklerinden korkuyoruzdur ve bugünümüzü yarınımıza ketliyoruzdur. O korkudur ki öyle bir sarıyordur ki her yerimizi ve öyle avlıyordur ki yüreğimizi, daha yarını görmeden güneşine kapatıyoruzdur gözlerimizi. O ışıltıdan mahrum bırakıyoruzdur kendimizi. Korku karşımıza geçiyordur, elleri belinde hain hain sırıtırken biz; hala bu günde kalmış yerimizde sayıyor, yarının heyecanlarından uzak kalmak bir yana dursun kokusunu bile duyamıyoruzdur; tanımıyoruzdur kendi yarınımızı. Kendi ellerimizle kendi yarınımızdan koparıyoruzdur bağlarımızı. Yazık ki bunu yine kendimiz yapıyoruzdur kendimize…
Bazı cümleleri kurmaktan çekiniyor ve bazı cümleleri duyamıyoruzdur. Öyle bir şeydir ki bu adım atmak istiyoruzdur atamıyoruzdur, geri geri kaçmaya yelteniyor ama onu bile yapamıyoruzdur. Zaman gelip geçiyordur, her yeni doğan güneş ömürden bir günü götürüyordur ve bu sürede yaptığımız çoğu zaman güneşi batmış günlere takılı kalmak, söylenmiş sözlere saplanmak, ihanetleri hazmetmeye çalışmak güya, ama kendimize işkence etmekten başka bir şey değil aslında, ve hataların başladığı yerde durup takılmak yani kendimizden daha fazla layık görmek işte o başkalarını hak ettiklerinden daha fazlasına…
Ve bellidir ki daha fazlasını didiklersek daha fazlasını bulur çıkartırız diplerden. Ve o diptir ki dibinde daha da dipleri vardır. O yüzden; her yeni güne doğan güneşe selam olsun...
Aynada gördüğümüz yüz bile bildiğimiz gibi değildir belki. Ela gözlerin ardındakileri göremiyordur bile kendileri, ve suskun suskun bakıyorken bazen çok şey duyuyoruzdur ya da, tamamen sağır olmuşuzdur, belki….
Her şey olabilir diye bilmiş bilmiş duruyoruzdur dünyaya karşı, sanki meydan okuyormuş gibi, hodri meydan’mış gibi, ve gerçekten –mış gibi yapıyoruzdur; her şey olup bittiğinde anlıyoruzdur ya da, hala anlayamıyoruzdur.
Çok fazla güveniyoruzdur belki ha? Çok fazla inanıyoruzdur. Aslında en büyük yaraları “hiç olmaz” diye net olduğumuz yerden alıyoruzdur. Ve en derin yarıkları da o yaraları kaşırken açıyoruzdur, kaşırken kanatıyoruzdur, kabuk bağlatıyoruzdur zamanla ve yine o kabuğu kaldırıp yine yine kanatıyoruz yine yeniden yaralıyoruzdur. Ve sonunda anlıyoruzdur ki, yaraları belki de kendi ellerimizle derinleştiriyor kendi ellerimizle kendimizi kan revan içinde bırakıyoruzdur. Bu acı şeyi, BİZ yapıyoruzdur kendimize…
Yarınların getireceklerinden korkuyoruzdur ve bugünümüzü yarınımıza ketliyoruzdur. O korkudur ki öyle bir sarıyordur ki her yerimizi ve öyle avlıyordur ki yüreğimizi, daha yarını görmeden güneşine kapatıyoruzdur gözlerimizi. O ışıltıdan mahrum bırakıyoruzdur kendimizi. Korku karşımıza geçiyordur, elleri belinde hain hain sırıtırken biz; hala bu günde kalmış yerimizde sayıyor, yarının heyecanlarından uzak kalmak bir yana dursun kokusunu bile duyamıyoruzdur; tanımıyoruzdur kendi yarınımızı. Kendi ellerimizle kendi yarınımızdan koparıyoruzdur bağlarımızı. Yazık ki bunu yine kendimiz yapıyoruzdur kendimize…
Bazı cümleleri kurmaktan çekiniyor ve bazı cümleleri duyamıyoruzdur. Öyle bir şeydir ki bu adım atmak istiyoruzdur atamıyoruzdur, geri geri kaçmaya yelteniyor ama onu bile yapamıyoruzdur. Zaman gelip geçiyordur, her yeni doğan güneş ömürden bir günü götürüyordur ve bu sürede yaptığımız çoğu zaman güneşi batmış günlere takılı kalmak, söylenmiş sözlere saplanmak, ihanetleri hazmetmeye çalışmak güya, ama kendimize işkence etmekten başka bir şey değil aslında, ve hataların başladığı yerde durup takılmak yani kendimizden daha fazla layık görmek işte o başkalarını hak ettiklerinden daha fazlasına…
Ve bellidir ki daha fazlasını didiklersek daha fazlasını bulur çıkartırız diplerden. Ve o diptir ki dibinde daha da dipleri vardır. O yüzden; her yeni güne doğan güneşe selam olsun...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


