Salı, Ağustos 24, 2010

BAŞLANGIÇ...SON...BAŞLANGIÇ...


İnsanlar ilerledikçe konuştukları konular, hayattan bekledikleri ne kadar çok değişiyor, tekrar anladım.
Birlikte büyüyen insanlar, yürümeyi birlikte öğrenenler, ilk arkadaşları birbirleri olanlar ve dünyaya birlikte adım atanlar, birbirlerinin çocuklukları, ergenlikleri ve gençlikleri olan insanlar… ne kadar çok şeyi paylaşıyorlar ve paylaşmayı hayal ediyorlar.
Küçükken konuşulanlar beklenenler ne kadar farklıydı. Okula başlayacağını ilk zamanların heyecanları. Ergenlik döneminin acı sancıları. Her günün getirdikleri yaşattıkları… Ve bi de üstüne bunlar birlikte yaşanıyorsa ne kadar farklı, anlamlı.
Ne kadar farklı şeylere heyecanlanıyor insan zaman geçtikçe. Heyecanlanacak bekleyecek şeyleri hiç bitmiyor nefes alıp verdikçe. Bir şeyler biterken hep bir şeyler başlıyor. Bazı şeylerin başlangıcı bazı şeylerin sonuna bağlıyken çoğu zaman sonlar hep başlangıçlara gebe oluyor ve çoğu zaman en büyük değişiklikler hiç beklemediğimiz anda oluyor. En keyifli anımızda ortaya çıkan beklenmedik problemler hayatımızı nasıl değiştiriyorsa, en kötü ruh hali içindeyken de hayatımız bir parmak şıklatmasıyla değişiveriyor. Her şey toz pembeye bürünebiliyor. Etraf günlük güneşlik, cıvıl cıvıl olabiliyor. Hayat daha farklı olabiliyor, hayata bakan gözlerimiz daha farklı gülebiliyor. Ve daha daha nice değişiklik oluyor ve dahaları olmak için gününü bekliyor.
Ramazan ve bayramların tadı kalabalık daha güzel oluyor, demişti Arı Maya’m, ve evet onaylıyorum ben de gerçekten öyle oluyor. Bu akşam yine gelenekselleşmiş iftar yemeklerimizden bir tanesini gerçekleştirdik. Geleneksel iftar yemeğimiz ve ardından gelen gelenekselleşmiş 5’li sohbetlerimiz. Geçen seneki ramazanı düşünüyorum da, şimdikinden çok farklı şeyler de konuşmuştuk, gülmüştük, heyecanlanmıştık. Bu gece ise, noktayı vurduğumuz öyle bir konu vardı ki,5’imizden üçümüzü pır pır ederken geriye kalan 2’yi de endişe,heyecan,korku, inanamazlık gibi bir çok şeye bürüdü.
Şimdi merak ediyorum, bidahaki ramazanda yine aynı yerde olabilecek miyiz ve bu sefer neleri konuşup neleri hayal edebileceğiz. Diyorum ya, hayat işte ne zaman ne olacağı belli olmuyor, başlangıçlar ve sonlar birbiriyle karışıyor.
Düşündüm şimdi, bu akşam konuştuklarımız gerçekleştiğinde, gerçekten bazı şeylerin sonu bazı şeylerin ise başlangıcı olacak.
İsteğim şudur ki, bu gece umutlandığımız, heyecanlandığımız, güldüğümüz, eğlendiğimiz, tat alabildiğimiz kadar tatlı ve güzel olsun her başlangıcımız ve her sonumuz. SON dediğimiz her şey güzel başlangıçlara gebe olsun, her başlangıç hayatımıza ışık gibi doğsun..
Zaman gelsiiiiiiiiin geçsiiiiiiiiiiin, farklılaşsın hayat, değişsin hayat, artsın çoğalsın, daha da güzelleşsin hayat…

...Yaşamm Pınarımm...

Pazartesi, Ağustos 23, 2010

Kaçıp Giden Bitanecik Uykum :(

Uzun zaman üstüne ilk defa erken yatmışım, hem de yatağıma. Tıpış tıpış kendi ayaklarımla kendi özgür irademle resmen uyumayı kabul etmiş ve kayıtsız şartsız teslim olmuştum sevgili uykuma.
Uzun zamandır kendisi benim hayatıma pek uğramazdı ki bu gece diğer gecelerden oldukça farklı oldu. Öyle bir uyudum ki, çıt sesinde uyanan ben, resmen yattığım gibi uyandığımı fark ettim, yani sağa sola dönmeye bile halim yokmuş,
onu demeye çalışıyorum. :)

Şimdiiiii, uykuya düşkün olanlar bilirler, o yumuşacık yatak, gömüldüğümüz yastık bizi kendine öyle bi çeker ki etrafımızda ne var ne yok umrumuzda olmaz. Uykusuzluğa dayanamama sendromu ayrı bişeydir, o yüzden o dayanılmaz uykuya teslim olduktan sonra, “hadi hadi hadi hadi hadi” nidalarıyla uyandırılmak ne kadar sinir bozucu, kaba tabirle ne kadar uyuz bi durumdur; düşünmeye davet ediyorum sizi :)

Öyle bir uykudur ki, gündüz oruçlu olacağınızı bile umursamadan, aç kalsam da olur susuz kalsam da olur ama şimdi gözlerimi açmam imkansız, her şey bi yana uykum bi yana, dersiniz ya,
işte öyle bir durum.

Aaaaaaaah ah
Uzun zaman üstüne ilk defa erken yatmışım, hem de yatağıma. Tıpış tıpış kendi ayaklarımla kendi özgür irademle resmen uyumayı kabul etmiş ve kayıtsız şartsız teslim olmuştum sevgili uykuma.
Ama şimdi salondayım. Ve uykum kaçtı yine, adresini bilmediğim bi yerlere.
Şimdi bekleme vakti, belki sabaha karşı geri gelir diye :)

Bütün gece deliksiz uyuyanlara selam olsun... :)))

...Yaşamm Pınarımm...

...günlük gibi... :)

Ciddi anlamda çok yoğun geçen bir iş gününün ardından eski dostlarla çıkılan iftar yemeği… Günün sonunda eve gelip o sıkıcı kıyafetlerden kurtulup en rahat ev kıyafetlerini giyip, koca bi fincan yeşil çayı masama alıp, yazı yazmaya başlamak.. Tanrımmmm (D, Tanrımmmm, diyişimi çok seviyoo) işte huzura eriyorum.

Pazartesi günlerinin kendine has iğrenç bir sendromu olduğunu biliyor ve bile bile yaşıyoruz bunu her hafta başı, Biliyoruz, ama yine de her defasında içine alıyor bizi o sendrom. Bi kere, sabah uyanmakta zorlanıyoruz ki bu sabah yine saatim çalmadan, servise geç kaldığımı sanan ebeveynlerim tarafından uyandırıldım; “kalk kızım kalk kalk saat 7 buçuk servis kaçacak”. Bu cümleye ne kadar da alışkınım. Duyar duymaz uyumaya devam ediyorum.

Anaokulunda çalışmak zevkli bir iştir. Bütün gün çocuklarla ilgilenirsiniz onlarla oyunlar oynarsınız, çocuk dünyasına dalarsınız. İlk duyduğumuzda kolay bir iş gibi gelse de aslında dünyanın en zor işlerinden birisidir, çünkü söz konusu olan bir çocuktur, bir umuttur, bir hayat, bir nefes, hayata hazırladığımız bir kişiliktir. Onun için attığınız adımdan tutun da aldığınız nefesin sesini bile ayarlamanız gerekir. Sınıfları öyle bi düzenlemelisiniz ki her çocuğa uygun olsun ve hiçbirşekilde ruhlarını yormasın. İşte o hazırlıklardan bi tanesini yaptık bugün okulumuzda. Camlara çizilen ve renklendirilen kelebekler. Ramazanın da etkisiyle daha da fazla yorulduk tabiî ki ama ortaya çıkan sonuç gerçekten iyiydi. Yaptığım hileyi saymazsak tabi… (kelebeklerin kanatlarını, kanatları üzerindeki puantiyelerini, gövdelerini sarı-kırmızı boyamak, benim boyadığım kelebekler hemen kendini belli ediyor kısaca)

Biz öyle bir yerde büyüdük ki apartmanımız çıkmaz sokakta, yani sokağın hakimi bizler, her köşe başında bir anımız olacak şekilde, kışları kardan adam yaptığımız köşe başı, yazları oturup çekirdek yediğimiz duvar yanı, her yerde ayrı ayrı hatıralarımız var. Eminim ki sokağa her girişimizde hepimiz aynı şeyleri düşünüyor ve eski günlerimizi hatırlıyoruz. Ne zaman ki sokağımızda oynayan yeni küçükler görsek, “bizim zamanımızda daha farklıydı” diyoruz. Büyüğümüzden küçüğümüze kadar hepimiz sanki aynı zaman içinde yaşıt olurduk, aramızda yaş farkı olsa bile aynı duvar üzerinde oturur, aynı paketten çekirdek yer, aynı muhabbetleri eder ve aynı şeylere gülerdik. Böyle bi ortaklığımız vardı işte. Şimdi düşünüyorum da ne kadar da büyümüşüz o günlere bakınca. Ayrı yerlere dağılmışız, ayrı şeylerle uğraşıyor ayrı hayallere dalıyoruz, önceden kurduğumuz tek hayalin zamanı gelip dışarı çıkıp birlikte olmak olduğunu düşününce, böylesi garip.

Evlenenlerimiz var şimdi ve evlilik yolunda olanlarımız. Şaşkınlıkla hayretle bekliyoruz düğünlerini. Küçükken birlikte top kovaladığımız insanların düğünlerine gitmeyi. Onların mutluluklarını paylaşabilmeyi, yine biz gibi, yine çocuk gibi, yine çocuk yüreğiyle, yine temiz niyetiyle, bekliyoruz.

Şimdi düşündüm de, yollar ayrılmış olsa bile yine bi yerlerde ortak bi gönül paydamız varmış ki şuanda bunları yazabiliyorum. Gülümseyebiliyorum kim bilir belki de gülümsetebiliyorum.

Hayal ediyorum şimdi,
Günü gelmiş, ben bir gelin, etrafımda çocukluğum, çocukluklarım, arkadaşlarım, ve
Elim elinde hayatımın, yarınlarımın, umutlarımın
Yine biz gibi yine çocuk gibi, yine çocuk yüreğiyle, yine temiz niyetle..

...Yaşamm Pınarımm...

Cumartesi, Ağustos 21, 2010

ABLASININ SIPASI :)



Çok küçüklüğünden hatırladığım şey, sabah olduğunda sessiz sessiz karyolasında yüz üstü yattığı ve öylecene beklediğiydi. Karyolası yatak odasındaydı haliyle, annemin yanında. Bense odamdan çıkıp her sabah odaya gelir, karyolanın yanına giderdim. O da beni beklerdi. Ben yanına gittiğimde gülümser, minicik ellerini karyolanın parmaklıklarına doğru uzatır ve ben de parmaklarına dokunurdum. Bu bizim ikimize özel “günaydın”ımızdı. O yüzdendir ki, hala uyuduğunda yanına gider, parmaklarına dokunur ve kokusunu içime çeke çeke öperim onu. Yine sesini çıkarmaz. Sessiz sessiz sevilmenin tadını çıkarır.

Keşke biraz daha büyük olsaydım onu daha iyi yaşamak için derim hep. Ama hatırladığım bi kaç net kare var kafamda. Doğduğu ilk gün, ne olduğunu anlamamıştım, hastanenin merdivenlerinde öylece oturmuştum, herkes telaş ile mutluluk arası bi duyguyla dolanıyordu hastanede. Ben merdivenlerde otururken babam gelmişti yanıma. Elime sıkıştırdığı bi çikolata.
Eve birlikte geldiğimiz ilk günü hatırlamıyorum ama daha fazlasını hatırlıyorum. Koltukta oyun oynayışımız, benden başka kimsenin ayağında uyumak istememesi (bu arada o bebekken ben onu ayağımda sallamaya çalıştığımda bacak boyum kadardı kendisi) sabahları sessiz sessiz gelişimi beklemesi, dışarıya her çıktığımızda oyuncak araba istemesi ve alınıncaya kadar ağlaması, evden karnı tok çıksa bile hep “acıktım ben” diyip hamburgerciye gitmek istemesi ve arabada giderken arka tarafta hep öndeki iki koltuk arasında ayakta durması… Daha fazlası da var elbette ama onlar bende saklı..

İyiki doğmuş iyiki. Dünyamın en güzel kokusu o. Bebekler ilk doğduklarında kendilerine has bi kokuyla doğarlar. Koklarsınız koklarsınız ama doyamazsınız o kokuya, hiçbir parfüm öyle kokmaz çünkü o “bebek” kokusudur. Aslında o koku “cennet” kokusudur. O kadar günahsız o kadar saftır ki bi bebek, melektir ki, cennetin kokusuyla gönderir Allah onları dünyaya.. O yüzden cennet kokulum o benim.
Şimdi büyümüş de olsa hala benim için minicik, hala sevilesi öpülesi… birlikte büyüdük büyüttük birbirimizi. Onun dizlerinde ağladım, o ağladığında onunla birlikte yandım ve gülerek yaptığımız o kadar çok şeyimiz var ki. Büyürken biz neler neler yaşadık ikimiz, konuşmasak bile bakarak birbirimize yaşadığımız çok şey var.
İyiki doğmuş iyiki. Hayatım boyunca başıma gelen en güzel olay diye sorsalar hep “Kardeşimin doğumu” diyorum. Bu evin içinde hep onunla bi bütünüz biz. Canım benim o, ilk göz ağrım, bitaneciğim, biriciğim.

Bebek bir mucizedir. Anne karnına düşüşü, büyüyüşü, içerde hareket edişi ve dışarıdan o hareketleri gösterişi. Dünyaya gelişi ve uyurken gülümseyişi, kokusu, ağzı burnu. Mucizedir bebek. Hiçbir sebebe ihtiyaç duymadan, sadece ona bakarak gülümseten tek şeydir. Bir bebeğe bakmak bir mucizeye bakmaktır. Bir bebeğe dokunmak bir mucizeye dokunmak bir bebeği koklamak Cennet’i koklamaktır.

İlk mucizemi kollarıma aldığımda daha 4 yaşındaydım. Şimdi aradan 21 yıl geçti. O benim hala mucizem.
Günü gelir de bir gün kollarıma ikinci mucizemi de alabilirsem ve eğer onu adım adım yaşayabilirsem, bir tarafıma ilkimi, diğer tarafıma da yine benim ilkimi kendi bebeğimi alıp ikisini koklayacağım, Allah’ın bana verdiklerine sarılarak şükredercesine, cennete düşmüşçesine…
Keyifle….

İyiki doğdun Canım Kardeşim….


Karyola..Sabah..Bizim Günaydınımız... :)

NOT: Resim kalitesinin çok düşük olduğunun farkındayım ama sabaha karşı bi saatte tarayıcı çalıştıramadım üzgünüm.. ;)

Cuma, Ağustos 20, 2010

...MASA...


Ne kadar yaralı olduğunu fark etti aslında masadan kalktığında ve, hala yaralandığının farkına vardığında. Ağzından çıkan her kelimede, bişeler batıyordu iliklerine. Sanki her yerine incecik cam parçaları saplanmış, can yarıklarına dönüşmüştü. Her kelime cümleleri oluşturdukça, her cümle daha derin yaralarla geliyordu üzerine üzerine. Engellemek mümkün değildi çoğu zaman. Bazı şeylerin yeri gelince konuşulurdu, dillenirdi ama her defasında bu kadar yara alacağını tahmin edemezdi.

Zaman her şeyin ilacı diye boşuna dememişler, derler ya. Öyle olduğuna inanmak istemişti o da, ve inanıyordu da yılmadan. Zaman ilerledikçe durgunlaşıyordu farkındaydı, sanki biraz daha dibe gidiyor gibiydi ama sanki daha iyiymiş gibi görünüyordu dışarıdan. Sanki daha çok gülüyordu sanki daha çok konuşuyordu, daha önce yapmadığı bir çok şeyi daha çok yapıyordu sanki ama öyle bir an gelmeye görsün, canı yarıldıkça yarılıyor; her yarığı yandıkça yanıyor kavurdukça kavuruyordu beynini.
Başının ağrıdığını hissetti. Tanrım ne çok şey bekliyorum insanlardan dedi kendi kendine, ya da kendi düşündüklerimi bekliyorum, dedi. Herkesin herkesle aynı düşünmesi imkansızdı evet, kabul ediyordu ama, ince düşünmek bu kadar mı zordu diye de merak etmiyor değildi. Ya kendisinin değersiz ve önemsiz olduğunu düşünüyordu ya da şanssız olduğunu. Yani her iki kapıda da hatayı kendinde arıyordu. Hayal etmekten hiç vazgeçmemişti. Umutlarımızın bitmediği yerde her zaman hayat vardır diye söylüyordu ya her defasında, o yüzden hayal etmekten umut etmekten hiç vazgeçmemişti ama hayattan beklediklerini alamadığında boş ellerine bakmaktan çok yorulmuştu artık. Yeri geliyor, elini eteğini her şeyden çekmeyi düşünüyor, herkesi hayatından çıkarmayı sadece belli başlı insanları tutmayı, hedeflerini küçültmeyi, hayallerini daraltmayı ve artık insanlara güvenmekten tamamen vazgeçmeyi istiyordu. İstiyordu ama yapamıyordu.
Beyninin bi yerlerinde hep “değer görme”yi az da olsa hak ettiğini düşünüyordu. O yüzden beklemek istiyor, vazgeçmek istemiyor, devam etmek istiyordu. Hayal etmek istiyor umutlarını canlı tutabilmek ve hayatını devam ettirmek istiyordu. Çok şey değil, istediği bi parça huzur, güvenebilmenin verdiği huzuru yaşamaktı.

Ne kadar yaralı olduğunu fark etti aslında masadan kalktığında ve, hala yaralandığının farkına vardığında. Şimdi evinin kapısının önündeydi, elinde anahtarları, yıkılmışlıkları üzerine saçılmış ve daha bi kaç saat öncekileri de üzerine sıçramış,
yine de umutları omzunda,
Ve yüreği avuçlarında,
Ama hala paramparça…

...Yaşamm Pınarımm...

Çarşamba, Ağustos 18, 2010

Liste.. :)


En sevdiğim aylardır bahar ayları.. sonbahar ilkbahar fark etmez yılın en güzel ayları hep bahar aylarıdır. Ne sıcaktır ne soğuktur. Çok üşümezsiniz de çok terlemezsiniz de, gerçi ne kadar küresel ısınmanın etkisiyle mevsimleri birbirine karışmış halde yaşasak da olsun, benim tanıdığım bildiğim hatırladığım ve yaşamaktan hoşlandığım gibidir bahar ayları ve küresel ısınmaya bile meydan okurcasına, seviyorum baharlarııııııııııı..
Ağustos ayını söylediğim gibi rutinlerimin dışında bi dengesizlik içinde yaşarken, ramazanı geçirmeye çalıştığım tatilin büyüsünden kurtulup işe adapte olmaya gayret gösterdiğim ve bilindiği üzre yemek ve uyku düzenimin alt üst olduğu zamanlardayım.

- Ondördüncü Kural:
Hakk' ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol.
Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın.
"Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme.
Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
Şems-i Tebrizi


Eylül’ü heyecanla bekliyorum. Hem sevdiğim aylardan biri olduğundan hem de hayatımın bi şekilde değişecek olduğuna inandığımdan. Bu inancımı da daha da kuvvetlendirmek için boş durmuyorum tabiî ki, eylül ayına hazırlanıyorum :)
Ramazan ayının bitmesiyle birlikte yoğunlaşacak iş tempomuzu heyecanla mı bekliyoruz ürkerek mi bekliyoruz nasıl bekliyoruz bilemiyorum ama bi şekilde bekliyoruz. Bunun için iş yerimdeki odamın düzenlemelerini yapmak için yeni fikirler üretmeye çalışıyorum. Madem yeni bir iş dönemi o zaman odanın şeklini değiştirmek gerek diyerek çalışma masam, dolabım gibi temel eşyaların yerini değiştirmekle başladım işe. İlk başta insana garip gelebiliyor alışılmış düzenden çıkmak ama olsun, alıştım güzel oldu. Duvarlarım henüz boş, asılacak panoların tasarımlarını üzerine asılacakları henüz toparlamadım ama düşünmüyorum değil. Odamın as’ları için ise miniklerime ihtiyacım var. Gelip okulumuzda seslerini duymalıyız, koşarken, resim yaparken, oyun oynarken onları resimleyebilmeliyiz ki (fotoğraf çekmeye de aşık biri olduğuma göre) duvarlarımı daha da güzelleştirebileyim.

Oda deyince değişecek tek yer iş yerimdeki odam mı hayır tabiî ki evimdeki odamla ilgili de yapacaklarım var. Duvarımda duran iki koca panonun üzerini değiştirmekle başlayacak iş, ve karşı duvarıma güzel bir resim gerek.. Venedik resmi olabilir mesela, madem ki en büyük hayalim bi gün Venedik’te olmak ise, kocaman bir resmini asıp hayalime doğru gitmek gerek. Odamla ilgili fikirlere hep açığım özellikle de DİCLEKIYISINDAMASALKENTİM’den..

Büyük sıkıntısını çektiğim sevgili uykum ve nerelere kaybolduğunu bilemediğim bitanecik yemek düzenim.. Ramazan bitecek ve bunların hepsi düzene girecek İNANIYORUM. Bunu bir de sporla destekleyince benim tabirimle “ohhh misss” olacak. Düzenli uyuyarak eski yeme düzenime kavuşarak ve tabiî ki spor sahalarıma yeniden geri dönerek ramazanın bana bırakacağı şişkinlik yerini eski halime bırakacak ehheeheh.. Ve tabiî ki bu nedemek, Gardrop yenilemesi demek. E hayatımın en zevklilerinden bi tanesi.

Ve tabiî ki bahar etkinliklerimiiiizzz… Madem ramazan bitecek o zaman kahvaltılara gitmeye başlayabiliriz. Havalar iyice bozmadan, şöyle keyifle gidilecek tiyatrolar.. Bir tanesi yolda bekliyor mesela, Bir Yaz Gecesi Rüyası. Ve daha planını yapamadığımız bir sürü şey Diclemle,Gizemimle,Arı Maya’mla ve daha fazlasıylaaa…


E o zaman Hadi bakalım, Eylül gelsin.. :)
Tempo Tempo Hadi :)


...Yaşamm Pınarım...

Salı, Ağustos 17, 2010

uykusuz her gece.. Arı Maya'm :)


Evet aslında şuanda ayakta olmak yerine yatağımda uyuyor olmam lazımdı, hayatımdaki birisi bunu benden istedi, biliyorum ve buradan yine ÖZÜR DİLİYORUM, AMA üzgünüm Arı Maya’mm, uykum yok… Ama söz, eylül ayında her şey değişecek… Değişime sen de şaşıracaksın.

Ramazan ayı, son 130 yılın en sıcakları, pek yoğun olmayan iş hayatı ile birlikte oldukça dengesizleşen yemek ve uyku düzenimin içinde gidip geliyorum bu sıralar. Normal mi, değil biliyorum ama hayatım oldukça dengesiz ben nasıl normal olabilirim ki…

Yine de hayatımda değişik yaşantılara sahne olduğu için bu dengesizliği de seviyorum. Belki kimilerine göre “Pollyanacılık” gibi gelebilir ama ben seviyorum bu dengesiz temposuzluğumu.

Harika geçen bir tatilin ardından yedi tepelime geri dönüp hayatımın gerçekten 180 derece kıvamında değiştiğini sanki karşıdan bakarmış gibi izlemek hoşuma gidiyor. Baş rol oyuncusu olup belli bi rutin içine girmiş gibi yaşamak ama aslında kendi rutinlerimin dışında dolaşmak hoşuma gidiyor.
Garip, ama öyle.

Şimdi annem de sağ tarafımdan bana söyleniyor. Parmaklarımın pc’ye dokunarak çıkardığı sesten rahatsız olmuş, o da yatmam gerektiğini söylüyor.
Şu sıralar yaptığım garip bir şey de şu.. oturduğum yerden kalkıp yatağıma gittiğimde kütüphanenin önünde durmak ve hangi kitabı okumak istediğime karar vermeye çalışmak ama bunu hiç başaramamak.. “Evet yarın gidip kitap alıyorum” diye kendime söz vermek, alacağım kitabı da belirlemek, ama ertesi gün iş çıkışı sıcakta daha fazla yürümek yerine tıpış tıpış evime gitmek.

Önceden olsa böyle mi yapardım? Yapmazdım.. Ama bekliyorum.. Eylül’ü bekliyorum..
Hadi bakalım iyi geceler kendime, anneme bi de şimdi uyuyan Arı Maya’ma…

...Yaşamm Pınarımm...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...