Pazar, Ağustos 21, 2016

Allah bildiği gibi etsin

çok kötü geçmiş bir haftanın pazar günündeyiz sonunda...
anlatacaklarımın üzerinden bi kaç gün geçmiş olmasına rağmen, sanırım şimdi hazır hissettim içimi ortalığa saçmaya...


bir insanın en güvendiği yer neresidir, evi...

hele ki doğduğunuzda ilk o eve gitmişseniz, bebekliğiniz çocukluğunuz,
ilk kaşınızı o evde almışsınız, ilk ergenlik krizlerini o evde yaşamışsınız,
yeni yaşları o evde karşılamışsınız,
4kişilik ailenizle o evde gülmüşsünüz ağlamışsınız, büyümüşsünüz, çoğalmışsınız...

benim en güvendiğim yerimdi evim...
evlendim,
yine de babamın evine gittiğimde hep kendimi ayrı bi güvende hissettim.
çünkü babam o eve girene çıkana hep dikkat ederdi.
çünkü babam, odalarımız yan yana olsa bile bir kere olsun kafasını çevirip benim odama bakmazdı, özeldir kızımın odası derdi hep.
babam hep söylerdi, kapıyı pencereyi kapattınız mı,
biz 5.katta otururduk ama babam bizi hep korurdu, kapıyı bacayı kapattırırdı..
tıkırtı duyardı, hepimizden önce o kalkardı...
küçükken korktuğumuzda gelir bizi öper, yok bişe kızım, bizim evimize kimse giremez der, kapımızı kapar odadan çıkardı...
bizim evimiz çok güvenliydi.
31 yıldır en güvendiğimiz yerdi orası, mabedimiz, en özelimiz, kapalı kapımızın ardı, bize ait, dördümüze ait tek ve en özel yerdi evimiz..
her oda darmadağınık...

dört duvarı daha ne kadar dramatik bir şekilde anlatabilirim bilmiyorum ama...

bir akşam bi bakıyorsunuz, kapınızın kilidi kırılmış, içeriye giriyorsunuz, her yer dağıtılmış, üzerinde yattığınız çarşaflar, yastıklarınız fırlatılmış, çekmeceleriniz yerinden çıkarılmış, içleri boşaltılmış...
en kıymetli eşyalarınız başka biri, bir tanımadığınız pislik tarafından alınmış..
pislik diyorum çünkü insan demeye utanıyorum...
içimden çok fazla bela okumak geliyor, Allah korkumdan dilimi tutuyorum...
midemi bulandırıyor gördüklerim, yaşadıklarımız, ailemin üzüntüsü, kırgınlığı,
hele ki babamın "benim derdim giden maddiyat değil, benim maneviyatımı yıktılar"
ben hiç babama kıyamadım... çok kızsam da ona bazen, ben ona hiç kıyamadım...
ben ona hep Kral dedim, bundan ya ben de hep Kralın Prensesi olarak anıldım..
bilenler bilir..

şimdi onu böyle görmek, bir şey yapamamak...
ve artık evliyim...
üzüntülerini paylaşıp, sarılıp onları birbirlerine bırakıp evime geri dönüyorum...
bu sefer gelip kocama sarılıp ağlıyorum...

ben ne anneme ne babama ne kardeşime kıyamıyorum...
çekmecelerimizin içindekilere bile dokunmaya kıyamazken,

ailemin yüreğine, özeline izinsizce dokunan pislik vicdansızlar,

Haram Zıkkım Olsun alıp götürdükleriniz...


Cuma, Ağustos 19, 2016

ay! başlık bulamadım!

sorguluyorum bu ara, neresindeyim hayatın acaba,
 ya da
hayatımın neresindeydim ben aslında

kendi değerimi bilebildim mi emin değilim.
"değer vermekle kıymet bilmek arasında ciddi fark vardır" derim ben her zaman.
belki bi çok şeye kişiye değer veriyorsunuzdur ama o değerinden yoksun kalmamak için yaptıklarınız çabalarınız, verdiğiniz değerden çok daha önemli bence...
hani vardır ya, bir başarıyı yakalamak önemlidir. ama asıl önemli olan o yakalanan başarıyı devam ettirebilmektir. hatta büyütebilmektir.

değer vermek ve kıymet bilmek de böyle bir şey işte....
birine değer verirsiniz ama onu kaybetmemek için neler yapıyorsunuzdur, budur önemli olan...

kıymetini ne kadar biliyorsunuz?

ya da biri için çok değerlisinizdir. aynı şekilde onun verdiği değerden olmamak için de neler yapıyorsunuz,

size verilen değerin kıymetini biliyor musunuz?

çok sorguluyorum....

30 yıldır bu hayattan ne öğrendim... o kadar okullar okudum, eğitimler aldım, kitapları aldım okudum bitirdim, beğendiğim cümlelerin altını çizdim, belki de o altını çizdiğim cümlelerle aslında kendi yolumu çizdim... kendi ayaklarımın üstünde durmak için didindim... kendimce donattım kendimi, büyüttüm kendimi...
ha, kendimi sağda solda övmeyi bi türlü beceremedim. yapmaya çalıştığımda da olmadı zaten, ben de bıraktım.. bence gereksiz bir eylem ve kendini olduğundan daha büyük gösterenlere de, kendini övenlere de, kendisinin çok sevildiğini söyleyip duranlara da içimden hep güldüm...
çünkü gerçekten çok basit ve çok komikler...

hayatıma gelen her insandan bişeler öğrendim...
geldiği gibi gidenlerden de öğrendiklerim çok oldu elbet...

"seçtiğiniz kadın aslında hayatınızdır" diye bir cümle var ya, okumuşsunuzdur mutlaka... çok doğru...

her insan, hayatına aldığı insanlardan mutlaka bir şeyler öğrenmeli.. ama 1, ama 2, hayatımıza gelenler bize bir şeyler katabilmeli...

bizden bir şeyler götürmemeli demeyeceğim çünkü hayatımızdan kayıp gitti sandıklarımız aslında en büyük kalkanlarımız...
insan en büyük tecrübeleri en büyük yaralardan alıyor...
düştüğümde kim geldi yanıma oturdu, dizlerimin kanı dinene kadar kim bekledi benimle kim ağladı, kim kaldırdı beni, düşünüyorum...

en zor zamanımda kim güldürdü beni, kim hayatımı renklendirdi...

bir insanı ne için sevmeli insan... güzel güldüğü için mi, güzel cümleler kurduğu için mi, sürprizlerle dolu olduğu için mi, parası olduğu için mi, hayaller kurdurabildiği için mi, zor olduğu için mi...

ben kocamı, dünyamı çok güzelleştirdiği için çok sevdim.
onu kızdırdığımda bile beni hep çok sevdiği için çok sevdim...
öbür dünyadaki cennet nası bi yer bilmiyorum ama, bu dünyadaki cennetim sevdiğim adamın yanı...

bu kadar karamsarlığın, değişikliğin, moral bozukluğunun içinde de böyle yazasım geldi...

dediğim gibi,
çok sorguluyorum...
çok zor zamanlar geçirdiğimizdendir belki de bilmiyorum ama,
zor zamanlar da geçiyor, bunu da gelip geçen zor zamanların ardından baktığımda öğrendim..

öyle ya,

zamanın bile öğreteceği şeyler var insana...

bu günün en güzelliği, ailemize bir yakışıklı daha katıldı bir kaç saat önce...
Dünyamıza hoş geldi BULUT BEBEK...

Cuma, Ağustos 12, 2016

biraz sadelik istedim...

bir anda bloğumun şablonu yerleşimi gadget ları, bir çoğunu değiştirdim...

biraz sadeleşmeye mi ihtiyacım vardı, yoksa bir değişikliğe mi  bilemiyorum ama, şimdilik bu sade görüntü beni rahatlattı...
1-2 fotoğrafımdan vazgeçemedim ama.. :)

bir dönem, saçlarımla çok fazla oynardım. rengiyle boyuyla... bir türlü kesin karar veremezdim aynada neyi görmek istediğime..

bakalım blog tasarımım da buna mı benzeyecek... :)

diyorum ya, sevdim ben sadeliği ;)

Perşembe, Ağustos 11, 2016

tatilin bitmesine 3 kala... :)

merhabaaaaaaaaaaaaa,

:)))))))))))

tatil başlayınca çok daha sık yazabilirim sanmıştım ama yanılmışım.. daha çok gezmeyi tercih ettim maalesef.. aklımın bi köşesinde hep "bunu blogta anlatayım" diye geçtiyse de, bazı şeyler snapchat ve instagram üzerinde kaldı maalesef... postların altına snapchat kullanıcı adımı hep yazıyorum, snap atmayı sevdim ben, ilk başlarda çok anlamsız geliyordu ama bazı arkadaşlarımla ciddi anlamda iletişim aracımız haline geldi.. hem birbirimizi görüyoruz hem konuşuyoruz... sevdim ve aktif olarak da kullanıyorum, takip edenler biliyor zaten :) her ne kadar şu günlerde instagram da da snapchat tarzı hikaye paylaşımları başladıysa da ben henüz snapchat e pek bi sadık olarak ordan paylaşımlara devam ediyorum :)

snapchat: pinarustundag

gelelim tatileeeee....

tatilin en güzel yanı tek kelimeyle "evime alışmak" oldu... tatilin başlamasıyla başlayan ramazan ile mutfağa baya alıştım.. evlenmeden önce mutfağa hiç girmemiş kızlara tavsiyem, mutfak kapısından içeri girince insanın misyonu değişiyor, o yüzden bekarken gezmeye devam :) ben bekarken hep gezdim, oh iyi ettim! :)))

bir anda değişen hayatımda fark etmeden fazlaca bocalamışım ve yorulmuşum... bişeyleri yetiştirmek için fazla efor sarfetmişim ve kendimi fazla hırpalamışım. aslında herşey bir sisteme oturduğunda tık tık tık gidiyormuş ama doğduğum evden başka bir evin düzenine sistemine alışmak çok zor oldu... hele ki o düzeni ve sistemi ben oturtmak zorundaysam...

ama tatil, aradaki tüm açığı kapadı ve artık ben de her işi yapabilirim :)))))))))))

not: bu kadarını yaptıysam eğer hep destek olan Kocacık'ın hakkını da yememek lazım...

çok gezdim, çok yedim içtim, evlenmeden önce ve özellikle sonra verdiğim kilolarımdan doğan saçma sapan "hastalıklı" görüntümden kurtuldum. kuru kakide değilim artık, hatta vermem gereken bir +3 kilom bile var artık :)

bi kaç gün Assos'a gittik.. ben daha önce gitmemiştim. kafa dinlemek için ideal bi yermiş. biz baya dinlenip döndük. ev yapımı incir reçeline de bayıldım ben. zaten böyle yerlerde en güzel şey, yediğiniz bir çok şeyin doğal ve ev yapımı oluşu...


ordan döndükten sonrasında yine bi süre evde vakit geçirdik. kocacığın izninin başlamasını bekledik kiiiiiiii izin başladığı gibi gezmeler tozmalar.. .
ailelere zaman ayırmalar...
arkadaşlarla toplanmalar...


ve sonrasında en vazgeçilmezim Bodrum... :)

bekarken yaz tatillerinde hep Bodrum'a giderdim. hiç bir şey yapmasam orada denize girmek büyük terapi...
bu yıl da noktayı Bodrum'la koyduk...

orda da görmediğimiz arkadaşlarımızı gördük...
güzel güzel dinlendik.
ve istemeye istemeye de olsa geri döndük....

şimdi evimizdeyiz..

kocacık işe başladı bile. ben son gezmelerimi yapıyorum.. :))

yarın son sendromsuz hafta içim...
pazartesi ise "Yeni" başlangıçlarla karşınızdayım...

snapchat : pinarustundag




Pazar, Haziran 19, 2016

anneler gününü sevmediğim gibi babalar gününü de sevmem ben!!

bugün çok fazla ileti, fotoğraf paylaşıldığını gördüm sosyal medyada. o kadar ki anneler gününü aratmayacak şekilde hatta enteresandır ki daha da fazla paylaşım gördüm.. babasını çok sevenler, çok iyi baba olmuş kocalarına yazılar yazan kadınlar, ve babalarına çok öfkeli kızlar ve bu öfkelerini sosyal medyadan paylaşanlar... karışık bir çok duygu gördüm, izledim dinledim...

anneler gününde de belki buna benzer şeyler yazmıştım ama yine yazacağım, sevmiyorum bu özel günleri ben...
babası olmayan arkadaşlarım, kuzenlerim var benim,
babasına kızgın olan,
babası var olan ama hala o mesafeli tabulu şekilde ilişkisi olan, babasını sevmekten korkan,
babası uzakta olan,
babası şehit olan arkadaşlarım var benim,
baba olamayan arkadaşlarım da var benim... baba olmak isteyip de olamayan..
baba olup da evladını kaybetmiş arkadaşlarım, akrabalarım da var benim...
baba ama evlatsız...

işte bu yüzden sevmiyorum bu günleri.. ben belki babamdan yana çok şanslı bir kız oldum... nitekim takip edenler zaten bilirler Pınar ile babasının aşkını ama, babalar gününü sevmiyorum...
her çocuğun bir kahramanı olamıyor maalesef bu hayatta, sığınamıyor, ısınamıyor, özlüyor, arıyor, sebebi ne olursa olsun işte, bir kahraman yoksa o masal eksik bir masal oluyor... inadına gider gibi de nispet yapar gibi,
mübarek günde, can acıtmaya, belki kanatmaya kırmaya gerek var mı bilemedim,
ya da ben fazla duygularımı fazla yoğun hissettim,
neyse işte buna benzer bir çok sebepten dolayı bu gün sosyal medyada babamla fotoğrafımı paylaşmadım...
kocamla fotoğrafımızı paylaştım...

duam tabi ki, kocam, babam gibi bir baba olsun inşallah... hayal ettiğimden daha da iyi bir baba olsun, öyle bir baba olsun ki öyle bir kahraman olsun ki evladına, daha yer yüzüne gelmemiş olsun onun gibisi... öyle bir baba olsun ki, her gün onun erişilmezliğini hissetsin evladı, öyle bir baba olsun ki evladı sebepsiz yere de aşkını yazabilsin söyleyebilsin gösterebilsin babasına..

vazgeçilmez bir baba olsun..
"aşk demek baba demek" dedirtecek bir baba olsun ...

işte ben sevmiyorum bu özel olmayan ama özelleştirilmiş günleri

kaldırılsın lugattan!


snapchat: pinarustundag





Cuma, Haziran 17, 2016

mim :)

veeeee gecikmeli de olsaaaa  sevgili tigrisciğiimm in, mim etkinliğinin devamı olan yazısında adımı gördüm. ve dedim ki hadi pınar... :)

Pınar kimdir?

1985 yılının kasım ayının 6 gününde dünyaya gelmiş Pınar. adını babasının büyük annesi koymuş. aslında annem NİHAN (Nİmet,burHAN) istiyormuş ama o zamanki adetler, ismimi ailenin en büyüğü koymuş...
ailenin ilk torunu, ilk kız torunu olarak dünyaya gelmişim. el bebek gül bebek olarak büyütülüp şımartılırkeeenn 4 yaşımdayken hooppp kardeşim gelmiş dünyamıza. kemal doğduktan sonra bir çocuk olmaktan çok ona küçük bir anne olma misyonunu yüklendim. o kadar ki, annemin bizi nadiren ananeye babaneye bıraktığı günlerde kemal sadece benim ayağımda sallanarak uyurdu. ben 4 yaşımdayken kardeşimi ayağımda sallıyordum.. şimdi ise 30 yaşım bitti, hala ona kol kanat, ve artık arkadaş olmaya çalışıyorum.. oluyorum da bence..

üniversite sınavına girmeyi kafaya koyduğumda "kız kısmı okumaz" cümleleriyle çok uğraştım. nitekim o dönemde ailede hatta sülalede benden başka üniversiteye girmiş bir kız daha yoktu, zaten en büyükleri de bendim. ama ben kafaya koymuştum ve üniversiteye girecektim. ilk yıl, bazı engeller yüzünden kazandığım okula gidemedim, aslında babam için  1 yılımı verdim. "benim için bu yıl üniversiteye gitme" dediğinde peki dedim çünkü o benim babamdı, ilk aşkımdı, gözüm çok kördü ona nasıl hayır derdim, ama nasılsa bidahaki sene ben üniversiteye gidecektim. lise bitmiş  ve ben dışarıdan dershaneye giderek sınava hazırlandım ve İstanbul dışında çok istediğim bir üniversitenin istediğim bölümünü kazandım ama aile kuralları yine devreye girdi, şehir dışına vize çıkmadı ve Maltepe Üniversitesi Psikoloji bölümüne kaydoldum. istediğim üniversite olmadı belki ama istediğim bölüm olmuştu. psikolog oluyordum.

üniversitede geçirdiğim 5 yıl hayatımın belki de en güzel 5 yılıydı. en çok eğlendiğim, ailenin o sert zincirlerini kırdığım, hedeflerimi belirlediğim, kendime güvenimin geldiği, kendimi keşfettiğim 5 yıl... ve tabiki hayatımın en can dostunu bulduğum yer... Dicle... sanırım o üniversiteye ben Dicle'yle tanışmak için girdim. yollarımız kesişti. nitekim sonra ilişkimiz dostluğa kardeşliğe dönüştü derkeeenn Dicle ve kuzenimin çöplerini çatarak evlenmelerine vesile oldum. şimdi 3 yıllık evliler ve dünya tatlısı bir kızları var.. hayatımda yaptığım en güzel işlerden biridir bu çöp çatma işi...

ailenin tam odak noktasında durdum hep. annemle dertleşen, babam eve geciktiğinde oturup onu bekleyen, kardeşimin her gelişim döneminde yanında olup yaralarını saran, ortalığı toparlayan, evin içinde kahkaha atan, yattığında yataktan şarkı söyleyen ve babasının "pınar sus artık" cümleleriyle mutlu olan bir genç kız oldum... ailenin "pınaaaarrr yaşammm pınarıııımm" ıydım ben, böyle çağırırlardı beni.. rahmetli teyzemin Şirinesiydim...

üniversite bitti ve okullarda rehber öğretmen olarak çalışmaya başladım. psikolojiye aşık biriyim ama rehber öğretmenliği de sevdim ben...

"benim bu hayatta her işim zor olur, çok zor olur çok yıpranırım anca o zaman olur" demiştim dicleye bi gün.. saçmalama pınar negatif enerji verme, diye cevap vermişti. birbirimiz daha çok tandığımızda "ayyyy cidden bi insanın her işi mi bu kadar zor olur ya" diyen kendisi oldu. çok uğraşırım, beklerim, sabrederim.. ama sanırım zamanla tahammülüm azaldı. 25ime kadar aşırı sabırlı, etrafındakilere karşı kredisi çok bol, kalbi sağlam, kırılmayan bir genç kızdım. herşeye iyi niyetle bakıp, "ayyy benim kızım cidden aptal" cümlelerini çok duyardım annemden. sonrasında işler değişti. büyüdükçe yaşanılanlar, adına tecrübe denenler insana bişeler kattığı gibi götürüyor da.... aslında insanın kendisi çok değerli... kıymetini bilmeli kendi canının... bunu da bir ameliyathanenin o soğuk masasına yattığımda ağlarken fark ettim...

o ameliyat hayatımın dönüm noktası oldu...
kendim bilerek isteyerek yapmadım ama artık daha kırılgan daha hassas, verdiklerinin karşılığını bi parça da olsa görmek isteyen, çok kolay ağlayan, tahammülü daha azalmış, insanlara güveni kırılmış ve maalesef ki insanları gözünden anlayan, ne düşündüklerinin farkına varan bir Pınar vardı. artık laflara değil yapılanlara bakan, sözle değil işle yürüyen bir Pınar vardı. işte bu zamandan sonradır ki içime atmyorum, atamıyorum, ne zaman ki susayım o anda hastalanıyorum. o yüzden kalp kırmadan içerdekini dışarıya çıkarmayı tercih ediyorum.

bu büyük ameliyat ailemi ve çevremi de etkiledi tabiki. bu sayede kimin için ne kadar kıymetli olduğumu gördüm. ne kadar hassasiyet gösterildiğini ne kadar önem verildiğini gördüm. ve hayatımdaki insanları eledim...
çünkü artık hayatımda beni üzecek değil beni üzmekten korkan insanlara ihtiyacım vardı....

annem hep derdi ki "25inden önce evlendirmem seni". nasıl bir dua ettiyse 30uma kadar bekledim. :)
hani olur ya bazen buhranlar basar, yaşadığınız yerden bi kaçmak istersiniz. ben de öyle yaptım. bir gece otururken bir dağ otelini aradım,  annem ve bir komşumuzla birlikte, ertesi gün dağa gittik...
hayat mucizelere gebe, bilemezdim orada başıma gelecekleri, oysa ben zaten kafamı toplamaya gitmiştim oraya kiiiii orada hayatımın aşkını buldum... tanıştıktan 4 ay sonra nişanlandık, 15 ay sonra evlendik... ve sloganımız heryerde " Bu Hayatta Mucize Diye Bir şey Var" oldu.. şimdi 2bucuk aylık evliyim..

bu hayatta büyük hırslarım hiç olmadı. ne büyük kariyer hedeflerim ne yatlar ne katlar...
ben liseden beri hep "gelecekte huzurlu bi yuvam olsun" derdim. benim huzurlu bi yuvam olsundu, beni çok seven bir kocam, hayatımızı keyifli hale getirecek kadar kazancımız olsundu... sağlıkla hayırlısıyla... ben hep Allah'a sığınmayı tercih ettim. her başım sıkıştığında "yardım et" dedim, her mutlu olduğumda  "şükür"ettim. şimdi kendi yuvamda ilk ramazanım.... evimizi döndürecek kadar kazancımız, beni çok seven bir kocam, hep yanımızda olan ailelerimiz var.. daha ne isteyebilirim ki başka, zaten ben hep bunu hayal ediyordum... :)

babasının evinde elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan bir prensestim ben :) evlenince yemek de yaptım çamaşır makinesiyle de tanıştım. iş başa düşünce yapılıyomuş, öğrendim...

heeee ben sütten çıkmış ak kaşık mıyım ?
değilim elbette
bi kere fena bir laz damarım var kiiiii arkadaşlarımın "eyvah" dediği cinsten. tepem attı mı atıyor :) e atınca da pek tutamıyorum malum çok hızlı atıyor :)
biraz sabırsızdır pınar. fazla dakiktir. zaman planlaması yapar ve plansız işlerden ani değişikliklerden pek hoşlanmaz :)
işine karışılmasını hiç sevmez. kendi sınırlarına müdahale edildiğinde hele de bi de ısrarla karşılaştığında sinirlenebilir bile...
bir şeyi bin kere söylemekten hoşlannmaz, 1 söyler 2 söyler 3.sü geldiğinde ufak ufak hata sinyalleri vermeye başlayabilir
bir deeee, sevdiklerimi paylaşmaktan hiç hoşlanmam... bunu gerçekten sevmiyorum. ne annemi babamı ne kardeşimi, hele ki kocamı kimseyle asla ve kat'a paylaşamam, bu kimselerden kastım herkes olabilir, belki bencil bir bakış açısı ama öyle napim...  :)))

pınar,
herşeye rağmen yine de iyi niyetlidir. önce güzel tarafını görmeye çalışır. tersine denk gelindiğinde eyvah eyvah ama, sevgi temeli üzerine kurulmuştur hayatı. sevgiyle beslenir. sevildikçe sevinir. sevildikçe yeşerir.
manevi değerler önemlidir. hastalık sağlık doğum günü, özel günler önemlidir. ve önemine göre de kutlar. boş geçirmez asla, sürprizlerle mutlu etmeyi sever.
hızlı araba kullanır, ama bunu yalnızca tek başınayken yapar çünkü 4 sene önce yaptığı kazada arabası pert olmuş ve içinden sağ çıkmıştı. yanında arkadaşı da vardı... o günden beri arabasında misafir varken çok korkar gaza basmaktan
4 yapraklı bir yoncası vardır elinde hep, ama onu kimse göremez, bir yaprağıda "Kocam" bir yaprağında "Annem" bir yaprağında "Babam" bir yaprağında "Kardeşim" yazar. çünkü 4 ü de ayrı şanstır onun için, ama tek dalda toplanmışlardır...
çikolatalı pastayı çok sever ayrıca :) bir de pamuk şekeri bir de luna parkları.. :)

bir de, "hiçvazgeçmedim beyaz gülleri sevmekten."

çok yazdım :) gelin bakalım mimlereeee :)

sevgili handan http://metebilge.blogspot.com.tr/
sevgili kadriye http://bizkimizkadiniz.blogspot.com.tr/


sevgiler :)

snapchat: pinarustundag



sorgu zamanları

her şey masallardaki gibi olsaydı
hiçbirimiz ayrı olmazdık belki de bu hayatta
herkesin hikayesi ninnisi farklı olsa da
aynı olurdu işte varlığımız eğer masalımızın sonu mutluysa

her şey istediğimiz gibi olsaydı eğer çok mu şükürsüz olurduk
ya da şükürden midir ki hayatımızda bazı şeyler istediğimiz gibi

ağlamasaydık bilemez miydik kıymetini gülmenin
ya da gülmenin kıymetini bilemediğimizden midir ki ağlamalarımız

değer vermekle kıymet bilmek arasında ciddi fark vardır der dururum ben hep ama
kendi kıymetimizi bilebiliyor muyuz ki her şeyin öncesinde 

en çok ne zaman nazlanmak istiyoruz
ya da
nazlanmak istediğimizde mi daha da nazdan aciz oluyoruz?

hastalıkla sağlık arasındaki o pamuk ipliğini görmek mi gerek telaşlanmak için
yoksa her zaman belirsiz bir telaş olmalı mı içimizde
ya göremezsem ya da ya dönemezsem diyerek

çok yalnız kaldığım ve çok sorguladığım zamanlar bu zamanlar...
kendimi ve etrafımdaki her şeyi herkesi...
kendimle karşılaştırdığım
kendimi de karşıya oturtup sorguladığım
ama kendini astığım ama kendime acıdığım
halimden gururlandığım ama korkularımdan kaçtığım
kızgınlıklarımla savaştığım
bazı şeylerin gayet farkındayım,
fırtınamdan korktuğumdan zaman zamanki sessiz sedasızlığım,
caN kırıklarından korkumdandır suskunluğum,

öylece durduğum,
aşkıma tutunduğum
başımı dik tuttuğum
umudumu koruduğum
bazen savunmasız kaldığım
bazen çok sağlam ayaktayım.

babamı çok özledim....


LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...