Salı, Aralık 06, 2016

bir Özlem yazısı

"güneş doğmadan evden çıkıyoruz, güneş battıktan sonra eve giriyoruz...şu sıralar milli rutinimiz bu" yazdım bugün facebooktaki durum güncellememde... aslında facebook üzerinde durum güncellemelerini pek sevmiyorum ben... oradaki bilmem kaç yüz arkadaşla (ki çoğunu belki en son ilkokul mezuniyetimde ya da ortaokul mezuniyetim de ya da bir okul mezuniyetinde işte, orada gördüm ve vedalaştım...herkeste olduğu gibi..) o anda hissettiğim şeyi paylaşmak zorunda değilim, onları da boşu boşuna kendi duygumla hissimle bunaltmamalıyım, "bu da ne yazdı şimdi" dedirtmemeliyim, gibi gibi bir sürü düşünceden dolayı orada durum güncellemeyi sevmiyorum... ama snapchat i hala seviyorum mesela.. çünkü oradaki şeyler otomatik olarak siliniyor :) bana gerek kalmıyor :) neyse...

ama şu sıralar "güneş" ile baya büyük bir sıkıntı içerisindeymişim gibi hissediyorum. "sabah" dediğimiz zaman diliminde evden çıktığımızda aslında geceyi andıracak kadar zifiri karanlık oluyor... uyanıp giyinip evden çıkıyorum ama uykum arabada işe gidene kadar yine kaldığı yerden devam ediyor...
iş yerinin önüne geliyoruz, hala gün aydınlanmamış ve ben her sabah ayaklarımı sürüye sürüye içeri girip odamın iğrenç ışıklarını açmak zorunda kalıyorum :(
gün içerisinde dışarıya çıkamamak, bir "öğle arası molası" kavramının olmaması, bir oksijensizlik, bir güneşsizlik derken zaten çıkış saatine vuruyor ve paydos zamanı gelip çıktığımda hava ya kararmış ya da kararmak üzere... yine güneş yok...
ve başladığım noktaya geri geliyorum.
zifiri karanlıkta çıktığım evime zifiri karanlıkta geri dönüyorum..

Güneş ruh sağlığını besler...
D vitamini içerir, saç dökülmesini önler, kemikleri ısıtır ve güçlendirir...

olabildiğince pozitif olmaya çalışmak, bazı şeyleri gırgıra komikliğe vurmak beni ne kadar daha götürür bilemiyorum ama, çalışmaktan çok yorulduğum zamanlarda;
"şöyle bir boğaz havasına deniz havasına ihtiyacım var" derdim...
hatta ben güneşli havalarda çalışmayı çok sevmem çünkü böyle havalar bana hep Rumeli Hisarı'nı, FSM Köprüsü manzarasını, karşıdan Kuleli güzelliğini, deniz kokusunu, boğaz rüzgarını ve mis bir türk kahvesini hatırlatır...
şimdilerde böyle olmuyor...

eskiden hatırladıklarımı şimdi hatırlayamıyorum.. özleyemiyorum...
eskiden bir "güneş"im vardı...
şimdi yok...

Güneş İstanbul'da Bir Varmış Bir Yokmuş....

not: şu sıralar çokça kış saati- yaz saati uygulaması ile ilgili tartışmalar var, durum güncellemeleri de bolca ancak ben tamamen kendi düşüncelerimi yazdım... okuduklarım, duyduklarımdan değil bunları yazma ihtiyacım, tamamen duygusal boşluktan...

sevgiler...

snapchat: pinarustundag

Cumartesi, Kasım 26, 2016

acı bir tecrübe ile

üniversitede bi hocamız "bu dersi acı bir tecrübeyle öğreneceksin" demişti, en yakın arkadaşıma...
bahsettiği acı tecrübe ise, dersten kalmak, hatta diploma törenine kadar da inatla bütünlemeye girmek zorunda olmak idi... ve o yıl, neredeyse tüm bölüm, o dersi "acı bir tecrübe" ile öğrendik... bu satırları okuyan üniversite arkadaşlarım kimden bahsettiğimi gayet açık anlamışlardır.. :)

üniversiteden sonra, 3ay iş bulamadım diye ahlanıp vahlandım. karalar bağlayıp depresyonlardan birinden çıkıp ötekine selam çaktım :)
sonuçta da bi işe girdim..

insan mutlaka bi yerden başlıyor bişeylere, ama erken ama geç..

Rabbim'e şükürler olsun ki heralde ben, bir genç kızın baba evinde olabileceği en rahat, en mutlu, en ŞANSLI kızdım...

Ekonomik özgürlüğünü eline almış, kendi ayakları üzerinde duran, şimdi baktığımda çok az, ama o zaman bana külçe külçe altın değerindeki maaşıyla artık kendi parasını kazanan, ailesinin güvenini tam kazanmış ve onların gururlarından da mutlu olan bi kızdım...
öyle pasta börek yapmayı, hamurlar açıp tepsi tepsi baklavalar yapanlardan olmadım ben hiç.
ben hep, ortam yumuşatan, annesine destek olan, babasının kıyamadığı ama çoğu zaman da güvenle yaslandığı, dert ortağıydım...
Kardeşim.. İşte burası hep içimi cız eden, her kardeşim dediğimde onun bebekken sabahları karyolasında beni bekleyen hali gözümün önüne gelir.. Kemal uyanırdı ve ben onun yanına gelmeden sesini çıkarmadan beni beklerdi... Şuan bile düşündüğümde gözlerim dolup dolup boşalır... O yüzden KARDEŞİM benim çok hassas tarafım... Belki de en kıyamadığım, çoğu zaman çok kızdığım, ama hiç kıyamadığım, aynı zamanda da ağlarken başımı dizine yasladığım dayanağım o benim... Hala da öyle olan görünmez güçlü kahramanım o benim... Ve ben de ona göre belki FAZLACA MÜKEMMELDİM, belki çoğu zaman bu yüzden bana kızmıştır içten içten ama, düğünümün bi gece öncesinde de "pınar yarın burada olmayacak" diye hıçkıra hıçkıra ağlayacak kadar da sevgi dolu bağlılık dolu Küçük Görünmez Güçlü Kahramanım benim...

Dostlarım, çok önemliydi benim için... Onların dertleri benim dertlerimdi... Acılarıyla acılanıp kahkaha olurdum onlara... Bence, iyi bir dost oldum hayatım boyunca... Bile bile can acıtmadım, ama farkında olmadan acıtmışımdır mutlaka.. Her insanın hayatında olduğu gibi de yavaş yavaş azaldılar hayatımda. Önce birisi gitti, sonra öteki. Bi baktım bi elimin beş parmağından daha azdı en yakınlarımın sayısı.. Olsundu. Annem hep derdi ki "bitane dostun olsun ama tam olsun." Ben de öyle diyodum. Olsun. Az olsun. Öz olsun.

Herkesin yaşadıklarını çok umursadım. Yaşattıklarını da aynı şekilde. Kendimi sıyırmayı bi türlü beceremedim. Herkes benimle ilgili iyi düşünecek değildi ya, herkesin düşüncelerini ben yönetemezdim, herkesin gözü beni iyi görecek değildi ya. Bazen kötüler de olacaktı bu hayatta. Önce gülü gösterecek, sonra dikeni saplayacaklardı. Ben o dikenleri kansız çıkarmayı başaramadım zamanında. Olsun dedim. Kalsın içerde. Sonra içerden içerden kangrene dönüştürdüler batan yerlerini. Zaman aldı tabi. Hem de çok zaman.

Ne zaman sonra ACI BİR TECRÜBE ile bu hayatın dersini öğrenmek zorunda kaldım. Bir soğuk masa üzerindeyken hayat dediğimiz şeyin ne olduğunu, hayatımdaki her insanın aslında hayat çemberimin içine girmeyi hak etmediklerini... Çok fazla şeyi, hocamın dediği gibi, ACI BİR TECRÜBE ile öğrenmiş oldum...O gün bir milattır hayatımda... O günden önce ve O günden sonra diye ikiye böldüm hayatımı. Ve çok şey değişti hayatımda.

Farkındalıklarım arttı...

Artık ben kimsenin lafını sözünü umursamamaya karar vermiştim.

Bana saygısızlık edene onun seviyesine inerek değil, tepeden bakarak değil, nötr kalarak cevap veriyorum. Umursamıyor gibi görünüyorum aslında umursuyorum ama hayatımı etkilemesine izin vermiyorum.
SÖZLERE DEĞİL YAPILANLARA BAKIYORUM, bundan sonra...
benim için çok kıymetlisin laflarına artık karnımın tok olduğunu biliyorum. Kıymetli olduğumu nasıl belli ediyorlar buna bakıyorum. Bu yüzden söylüyorum hep DEĞER VERMEKLE KIYMET BİLMEK ARASINDA CİDDİ FARK VARDIR diye..
Öyle ya, baktığında herkes birbirini çok seviyor. Ama bi görelim bakalım, NASIL SEVİYORUZ BİRBİRİMİZİ...

Evlenmeden önce şu cümleyi sarf ettim, SEVGİYLE BESLENİYORUM BEN VE BENİ SEVMEZ İSEN, BEN ÖLÜRÜM.

Kimse kimseyi zorla sevmek zorunda değil. Ama seviyorsak eğer hakkıyla sevmeliyiz. Üzmeden kırmadan yormadan. Yok sevmekten vaz geçiyorsak eğer, bu da bir tercihtir, buna her zaman saygım sonsuzdur, her yol düz olacak diye bir şart yok, ikiye de bölünür yollar Allah öyle olacak derse...Bu, ayrılığı normalleştirmek değil, kararlara saygı duymaktır, he sonrasında acı sarmaşıklar mı sarar, bir gül bahçesi mi kaplar hayatı, o konuda yorum yok... Ama birlikteysek çok sevmeliyiz. Sevdiğimizi göstermeliyiz...
Ne diyor MORİ- BİRBİRİNİZİ SEVMEZSENİZ ÖLÜRSÜNÜZ. Bu da öyle bir şey...

Biriniz kardeşini (Allah için) seviyorsa, ona sevdiğini söylesin." [Ebû Dâvud, Edeb 122, (5124); Tirmizî, Zühd 54, (2393).]

Şimdi, ben hiç birşeyi umursamıyorum, bazı Değerler hariç..

Kocamı, çok sevdiğimi Utanmadan, her türlü kültürel tabulaşmış duruma karşı Söylüyorum ve gösteriyorum.. O benim Çekirdek İçi Minicik Ailem, içerideki ben'i ortaya çıkarıp beni güldürerek mutlu eden adam, insan sevdiğini gösteriyor diye kızıp hasetlenilir mi hiç,
Ya yarın sevecek vaktim olmazsa...

Annem Babam ve Kardeşimin üzerimdeki hakkını asla ödeyemem, bekarken de, evlenmek istediğimde de ve evlendikten sonra da Desteklerini göz ardı etmem.
Bi, Ben Sağlıklı olayım diye gözümün içine bakışlarını unutamam bir de Biz mutlu olalım diye nasıl çırpındıklarını...

İşimi hakkını vererek yapmaya çalışıyorum. Beğenen beğenir, beğenmeyen beğenmez, Herşeyin başlangıcı olduğu gibi sonu da gelir, bazen bir yarım bırakış aslında bir son'un ta kendisidir,
ve bu yarım bırakış, gayet karşılıklıdır.

Kimsenin bana saygısızlık etme hakkı yok, Belki avaz avaz kendimi savunmam ama, bir insanın karşısındakinin nazarında varlığını yitirmesi;
bence hayattaki en önemli kayıplardan biri de bu..
Düşünsenize, konuşuyorsunuz ama karşınızdaki sizi duysa da duymuyor...
Ben de öyle yapıyorum...

Bir de anlamsız kaprisler, anlamsız tavırlara girenler var...
Hele bunları hiç umursamıyorum. Hatta gülüyor ve geçiyorum.
Ben, geçerli bir sebep olmadığı sürece, bir hakaret bir zedeleme, onuruma saygısızlık, Ne kimseye sırt çeviririm, ne kimsenin ardından konuşup üç gün sonra yüzüne gülümserim.
Şu zamanda, yaşadığım hayatı dedikodu malzemesi haline getirenler olduğunu da biliyorum, iç rahatlatacaksa söyleyebilirim HERŞEY FOTOĞRAFLARDA GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ TOZ PEMBE DEĞİL ELBETTE, AMA MUTLUYUM BEN EN BÜYÜK ŞÜKRÜM BU BENİM DE. :)
O yüzden, yaşı benden büyük olsun küçük olsun, kapris, tavır, arkamdan söylenenler,
UMURUMDA BİLE DEĞİL. :)

Kaprislerle uğraşmayı, zorla gönül eğlemeyi, insanların keyfinin gelmesini beklemeyi bırakalı ben bunu Acı Bir Tecrübe ile Öğreneli çok uzun zaman oldu ;) Gayet net hayata karşı duruşum.
Siz hala arkamdan konuşa durun :)


Ben en çok sevgime tutunuyorum, öyle de mutlu oluyorum...

Sevgiler Pınar ÜSTÜNDAĞ YILDIZ... :)


BİR DOĞUM GÜNÜ BİR KİTAP BİR NOT

bu gün ayın 26sı. yaklaşık 10 gün önce bir "yeni yaş" yazısı yazdım otururken. ama yayınlamaya bi türlü fırsat olmadı.
her yeni yaşımda kendi kendime bişeler yazar çizerim genelde. hem bir farkındalık hem bir bekleyiş olur o yazdıklarım.
bu taşımda da yazdım ama bu sefer yazım bana kaldı, buraya gelemeden.
doğum günümün üzerine başka birinin doğum gününü, üzerine başka bir bebeğin doğumunu, üzerine yine başka birinin doğum gününü ve öğretmenler günümüzü kutladık.
doğum günü kutlamalarımın üzerine bir sürü yeni kutlama yaptık yani.
hayat böyle değil miydi zaten, bir gün geçiyordu ve üzerine yeni yaşanmışlıklar geliyordu. sonra onlar da geçiyordu ve biz hep yeni şeylere uyanıyorduk.. :) pek bi felsefik oldu :)

bu aralar bayaca bir yoğunluk hakim hayatımızda. işlerimizin yoğunluğu, farklı planlamalar, bayaca bi hareketliyiz. bu hareket içinde de akşamları artık oturma vakti geldiğinde kitap okumaya çalışıyorum. evlenmeden önce çok fazla kitap okurdum. şimdi tüm kitaplarım annemin evinde kaldı.. "annemin evi"...
sanki o evde 30 yıl ben yaşamamışım. sanki doğup o eve gitmemişim sanki o odada ben yıllarca yaşamamışım gibi.. demek ki evlenince böyle oluyormuş. doğduğun büyüdüğün, içinde bin bir tane anı sığdırdığın odan artık "annenin" oluyor...
"kendi evin" e yapıyorsun sonrasında yatırımı. çiçekler alıyorsun, süslüyorsun, bakıyorsun, her yeni eşya yeni bir anlam katıyor. böyle oluyor demek ki evlenince... :)

ne diyordum..:) kitap okumaya çalışıyorum boşluklarımda... uzun zamandır elimde "ELİF ŞAFAK'ın HAVVA'NIN ÜÇ KIZI" kitabı var... yarıladım sayılır ama hala bitmedi. ne kadar merakla okusam da bi süre sonra göz kapaklarımı tutamıyorum ve kapatıp yatağa gitmeye çalışıyorum.
ELİF ŞAFAK kitapları bana hep "tepe noktası olan kitaplar" gibi geliyor. Okumaya başladığım ilk zamanlarda sıkılıyorum. e hadi ama ne zaman hareketlenecek bu diyorum. burası bir TIRMANIŞ..


sonra "vay canına, sonra nolcak acaba" diye düşünüp bi bakıyorum sayfalarca okumuşum, Burası TEPE NOKTASI.

en sonuna geldiğimde ise sanki bir dağın tepesinden aşağı son sürat kaymışım, inanılmaz zevk almışım ve "UUFF NE ÇABUK BİTTİ AMA" diyorum. Burası da SON...

:)

SEVGİLER PINAR ÜSTÜNDAĞ YILDIZ... :)




HA BU ARADA, AŞAĞIDAKİ NOTU GEÇENLERDE BANKAYA BIRAKTIM :) GİŞE NUMARASI KAĞIDI BU :) KİM BULDU BİLEMEM AMA AMACINA ULAŞMIŞTIR UMARIM... :)

Salı, Kasım 01, 2016

SONBAHAR FOTOĞRAFI

"Kasım... Benim Ay'ım...
Sonbahar gizlidir özünde.
Hüzünlü görünse de hep huzur saklıdır içinde. "

 

weçen sene bu zamanlarda sonbahar fotoğrafı çekmiştik, gayet spontan gelişmişti, Sapanca'ya gitmiştik ve arabayla geçerken "burada sonbahar fotoğrafı çekelim" diyip çekmiştik.. :)

bu akşam işten çıkmıştım eve doğru yürüyordum ki kaldırımın kenarındaki yaprakları sararmış ağaçlar dikkatimi çekti. kafamda bir ışık belirdi ve dedim ki

"sonbahar fotoğrafı!"

kendi kendime çektiğim bir SONBAHAR FOTOĞRAFI oldu bu...

Bu Kasım ayında her yerde "KASIMDA AŞK BAŞKADIR" capslerini göremedim ben. iyi ki de göremedim. KASIM temalı farklı farklı çok şey paylaşıldı ama şükür ki o cümleyi bu sene görmedik :)

Kasım ayı benim ay'ım.
Doğduğum ay. Dünyaya geliş zamanım..

Hep bi giz hep bi hüzün varmış gibi yaşanır ama aslında sonbahar kendi içinde çok güzeldir. Yumuşatır insanı.. Yazın aşırı sıcaklığından ayrı düşmüş insanları birbirine yakınlaştırır. Sarılmak daha güzeldir sonbahar gelince.

"oh bee üşüdüm" dedirtir.. özlediklerimize kavuşturur aslında.

Sokaklarda yürümek güzeldir, caddeler farklı renge dönmüş solmuş yapraklarla dolar, kimisi sapsarı olur, kimisi kahverengi, kimisi morarır, kimisi de "renge bak ya" dedirtir.

işten eve dönerken sakinleşmiş sokaklarda ayak seslerinizi rahat rahat dinleyebilirsiniz.. ne çok üşürsünüz ne de sıcaktan bunalırsınız...

Hazırlıktır sonbahar.. Soğuk kış mevsimine hazırlık, ufak ufak alıştırma turlarıdır.. :)

KASIM güzeldir..

Yukarıdaki yazıyı da az evvel paylaştım... Fotoğrafla birlikte.

Unutmadan,

KASIMDA AŞK BAŞKADIR, bir de... ;) ;)

Sevgiler...

Huzurla...

snapchat: pinarustundag

Pazartesi, Ekim 31, 2016

ooyyhh!! :)

sonbahar tüm keskinliği ile kendini gösteriyor ve ben yaklaşık 5 gündür falan burnumun ucu soğuk bi şekilde geziyorum :)

soğuk havayı seviyorum ama çok üşüyenlerdenim. burnunun ucu hep donanlardanım :) sanırım bu da bana ait bir özellik ki aşırı üşüdüğüm zaman bacaklarım da kaşınmaya başlıyor :)

kışı bembeyaz karları çok severim ama o kar soğuğunda ben haldır haldır kaşınırım :) o kadar ki kar pantolonunun üstünden bile kaşırken sonrasında bi bakarım bacaklarım kaşınmaktan kızarmış morarmış...

neyse, velhasıl kelam, kış güzel şey vesselam :)

bugün pazartesi ve ben bu haftaya "bitmeyen hafta yapmışlar" diyerek başladım. cumartesi pazar da çalışacağımı göz önüne alır ve pazar gününün de doğum günüm olduğu gerçeğinin acı yüzüyle göz göze gelince, "bu hafta bitmez kardeş" diye bağrıma vurasım geliyor :)

sevgili bloğuma yine uzun zaman üstüne geldim...
ocakta kabak tatlısı pişiyor şuanda...
ilk denemem :)

son zamanlarda iki minik rahatsızlık keşfettik... küçük bir boyun fıtığım var, çok düşünen beynimin içindeki damarlardan birinde bir genişleme bulduk... sebebini çözemedik henüz ama... çözeceğiz...
biz evleneli 7 ay oldu... son 2 aydır kilo almaya başladık, bedenimiz enine doğru genişlerken damarlarım da mı etkilendi ne.. :)

son zamanlarda, fazlaca içime attığımı fark ettim... umursamıyor gibi görünüp aslında içerde biyerlerde derin çiziklerimin oluştuğunu..
herkese yetişmeye çalışırken acaba kendime yetemiyor muyum diye de sorgulamadım değil... sorguladım, sorguluyorum.

iş yerimdeki sorunları takmıyor gibi görünüyorum, sanki "amaaaann napalım, olduğu kadar" diyormuşum gibi görünüyor, iş arkadaşlarıma moral vermeye çalışıyorum, ve onlar da bunu açık açık ifade ediyorlar, benden güç aldıklarını söylüyorlar da ben acaba bu arada kendimi nerelere saklıyorum ??

evime artık alıştım. dolaplarına, odama, banyoma, halılarıma, biçok eşyamla artık bir bağım var. evimden uzağa gidince "özlüyorum" evimi, bu güzel bişey heralde... ama aklımın bir köşesi hep babamın evinde duruyor...
ben orada yokum, ne yapıyorlardır, nasıllardır diye düşünüyorum...
babam hep derdi ki "bu evde pınar da olmasa hiç ses olmayacak haa", çok gülerdim çok konuşurdum, kriz zamanlarını iyi yönetirdim, ama yine oralarda kendimi bi yerlere hapsederdim...
şimdi evlendim... ama aklımın bir köşesi orada...

5 sene önce böyle değildi.. 5 sene önce herkes hayatımda çok daha fazla önemliydi.. önemserdim, kendimi de önemserdim, üzüldüğüm şeylere gerçekten üzülür sevindiklerime gerçekten sevinirdim...
ağlayamazdım kolay kolay ama, ağlayınca da rahatlardım... "soğuk bir odada, demir bir masada yatarken ne önemli ne değil, anladım... hayatımın önemini de anladım, hayatımdakilerin önemini de..."
herkesin hayatında bir dönüm noktası vardır ya, benimki de heralde 5 yıl önceki ameliyat oldu... korkunun ne demek olduğunu o masada titrerken çok iyi anladım.
bu hayattan ne istediğimi de...

"beni sevmezsen, ölürüm ben..."

bu cümle, bir bağımlılık cümlesi değil...
bazı insanlar için ün önemlidir, isminin başındaki unvan, cebindeki para, altındaki araba, bazıları için somut, bazıları için soyut şeyler önemlidir. ben soyutçulardan oldum hep sanırım...

evlenmeden önce de söylemiştim, "para değil mal mülk değil, sevgiyle beslenirim ben, ve sen beni sevmezsen ben ölürüm..."

çok sorguluyorum bu ara herşeyi.. ama keyfim yerinde yani. öyle depresif değilim. gayet şen şakrak geçiyor günler. (snapchatten takip edenler bilirler:) )
ama olur ya insanın içinde bir iç hesaplaşma... öyle bir şey heralde bu da...
bilmiyorum...

ama sevmek güzel şey... :)
hayata bağlıyor insanı..

en ölümcül hastalıkların bile ömrünü uzatmıyor mu bu şey...
daha nolsun..

oyhhh!!
özlemişim yazmayı... :)

sevgiler

Pınar

snapchat: pinarustundag


Pazar, Eylül 25, 2016

sonbahar yazısı.. :)

soğuk bir pazar gününden herkeslere merhabaaaa :)

sonbahar en sevdiğim mevsimlerden biri.
spnbahar demek trenchcoat'lar, kotceket ler demek... havanın sarılığını renklendirecek şalların boyunlara sarılması demek, dışarda oturup polar şallara sarılmanın keyfi, içtiğimiz sıcacık kahveler, çaylar demek...
sonbahar yakınlaşmak demek... yazın vıcık vıcık sıcaklığından kurtulup da esen rüzgarda yanımızdakinin koluna girmek demek... sırnaşmak demek...
fotoğraf çekmek demek... "sonbahar fotoğrafı" demek... kuruyup düşen yaprakların oluşturduğu muhteşem ahenk demek...
evde oturmaktan zevk almak demek... üşümekten keyiflenmek demek...
yağmur demek
toprak kokusu demek
bence sonbahar, yazın aşırı sıcaklığından kurtulup bi "oh be" demek... :)

şimdi yazarken fark ettim de artık pek fotoğraf çektirmiyorum, çekmiyorum... hayatıma snapchat girdi gireli hele, daha da azaldı fotoğraf çekimlerim ama hala çok severim çekmeyi de çektirmeyi de...

eylül harala gürele geldi geçti... yeniliklere alışmaya çalışmakla, farklılıkları özümsemeye çalışmak, geride bıraktıklarımı özlemek, bocalamak, yine de şükretmek ile geldi geçti..

ne diyelim....
Eylül'ün son haftası güzel geçsin diyelim...

sevgiler...

:))



Pazartesi, Eylül 19, 2016

No topic

Herkes kendine göre çok "iyi"dir zaten. İyi bir insan iyi bir arkadaş iyi bir eş iyi bir öğretmen iyi bir doktor iyi bir vasıfsız eleman. 

"Ben olmasaydım sen var ya,...." Diye cümleler kurup tüm harikaları kendimiz yaratmışız gibi böbürlenmeye bayılırız... Her yaptığımız doğrudur ya, bu yüzden olumsuz eleştiri kabul etmeyiz, laf söyletmeyiz, kendimize yönelik olmayan sözleri bile sarfettirmeyiz, bağırırız, sustururuz, çünkü "ben bilirim"dir doğrumuz.. Bu yüzdendir karşıdan kendimize bakmaya körlüğümüz... Bu yüzdendir belki de en sevdiğimizi kırdığımız, yaraladığımız... Bile bile yağmaladığımız... Duyduklarımız yüzünden öfkeden çıldırdığımız... 
Hep kendi "ben bilirim"lerimiz yüzünden... 

Karşımdaki ne diyo, diye sorgulamayı bilsek, kızmadan önce değerlendirebilsek, Hiç mi haklılık payı yok, diye bi aklımızdan geçirsek... 
Kalp kırmadan önce bi "kıyamasak"... 
Kırmasak 
Dağıtmasak 
Yağmalamasak
Sarsak 
Sarılsak 

Kendimizi karşımızdakinin yerine koysak, hadi bunu yapamadık, bi dursak dinlesek "ne söylüyo, neden söylüyo" diye bi düşünsek dağıtmadan önce... 
 
En sevdiğini nekadar kırabilir bi insan...  
Bir kalp, kim için kırılmaya değer? 
İnsan en sevdiğinin kalbini ne için kim için kırmayı göze alabilir, 
Korkmaz mı hiç? 

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...