Salı, Aralık 06, 2016

bir Özlem yazısı

"güneş doğmadan evden çıkıyoruz, güneş battıktan sonra eve giriyoruz...şu sıralar milli rutinimiz bu" yazdım bugün facebooktaki durum güncellememde... aslında facebook üzerinde durum güncellemelerini pek sevmiyorum ben... oradaki bilmem kaç yüz arkadaşla (ki çoğunu belki en son ilkokul mezuniyetimde ya da ortaokul mezuniyetim de ya da bir okul mezuniyetinde işte, orada gördüm ve vedalaştım...herkeste olduğu gibi..) o anda hissettiğim şeyi paylaşmak zorunda değilim, onları da boşu boşuna kendi duygumla hissimle bunaltmamalıyım, "bu da ne yazdı şimdi" dedirtmemeliyim, gibi gibi bir sürü düşünceden dolayı orada durum güncellemeyi sevmiyorum... ama snapchat i hala seviyorum mesela.. çünkü oradaki şeyler otomatik olarak siliniyor :) bana gerek kalmıyor :) neyse...

ama şu sıralar "güneş" ile baya büyük bir sıkıntı içerisindeymişim gibi hissediyorum. "sabah" dediğimiz zaman diliminde evden çıktığımızda aslında geceyi andıracak kadar zifiri karanlık oluyor... uyanıp giyinip evden çıkıyorum ama uykum arabada işe gidene kadar yine kaldığı yerden devam ediyor...
iş yerinin önüne geliyoruz, hala gün aydınlanmamış ve ben her sabah ayaklarımı sürüye sürüye içeri girip odamın iğrenç ışıklarını açmak zorunda kalıyorum :(
gün içerisinde dışarıya çıkamamak, bir "öğle arası molası" kavramının olmaması, bir oksijensizlik, bir güneşsizlik derken zaten çıkış saatine vuruyor ve paydos zamanı gelip çıktığımda hava ya kararmış ya da kararmak üzere... yine güneş yok...
ve başladığım noktaya geri geliyorum.
zifiri karanlıkta çıktığım evime zifiri karanlıkta geri dönüyorum..

Güneş ruh sağlığını besler...
D vitamini içerir, saç dökülmesini önler, kemikleri ısıtır ve güçlendirir...

olabildiğince pozitif olmaya çalışmak, bazı şeyleri gırgıra komikliğe vurmak beni ne kadar daha götürür bilemiyorum ama, çalışmaktan çok yorulduğum zamanlarda;
"şöyle bir boğaz havasına deniz havasına ihtiyacım var" derdim...
hatta ben güneşli havalarda çalışmayı çok sevmem çünkü böyle havalar bana hep Rumeli Hisarı'nı, FSM Köprüsü manzarasını, karşıdan Kuleli güzelliğini, deniz kokusunu, boğaz rüzgarını ve mis bir türk kahvesini hatırlatır...
şimdilerde böyle olmuyor...

eskiden hatırladıklarımı şimdi hatırlayamıyorum.. özleyemiyorum...
eskiden bir "güneş"im vardı...
şimdi yok...

Güneş İstanbul'da Bir Varmış Bir Yokmuş....

not: şu sıralar çokça kış saati- yaz saati uygulaması ile ilgili tartışmalar var, durum güncellemeleri de bolca ancak ben tamamen kendi düşüncelerimi yazdım... okuduklarım, duyduklarımdan değil bunları yazma ihtiyacım, tamamen duygusal boşluktan...

sevgiler...

snapchat: pinarustundag

Cumartesi, Kasım 26, 2016

acı bir tecrübe ile

üniversitede bi hocamız "bu dersi acı bir tecrübeyle öğreneceksin" demişti, en yakın arkadaşıma...
bahsettiği acı tecrübe ise, dersten kalmak, hatta diploma törenine kadar da inatla bütünlemeye girmek zorunda olmak idi... ve o yıl, neredeyse tüm bölüm, o dersi "acı bir tecrübe" ile öğrendik... bu satırları okuyan üniversite arkadaşlarım kimden bahsettiğimi gayet açık anlamışlardır.. :)

üniversiteden sonra, 3ay iş bulamadım diye ahlanıp vahlandım. karalar bağlayıp depresyonlardan birinden çıkıp ötekine selam çaktım :)
sonuçta da bi işe girdim..

insan mutlaka bi yerden başlıyor bişeylere, ama erken ama geç..

Rabbim'e şükürler olsun ki heralde ben, bir genç kızın baba evinde olabileceği en rahat, en mutlu, en ŞANSLI kızdım...

Ekonomik özgürlüğünü eline almış, kendi ayakları üzerinde duran, şimdi baktığımda çok az, ama o zaman bana külçe külçe altın değerindeki maaşıyla artık kendi parasını kazanan, ailesinin güvenini tam kazanmış ve onların gururlarından da mutlu olan bi kızdım...
öyle pasta börek yapmayı, hamurlar açıp tepsi tepsi baklavalar yapanlardan olmadım ben hiç.
ben hep, ortam yumuşatan, annesine destek olan, babasının kıyamadığı ama çoğu zaman da güvenle yaslandığı, dert ortağıydım...
Kardeşim.. İşte burası hep içimi cız eden, her kardeşim dediğimde onun bebekken sabahları karyolasında beni bekleyen hali gözümün önüne gelir.. Kemal uyanırdı ve ben onun yanına gelmeden sesini çıkarmadan beni beklerdi... Şuan bile düşündüğümde gözlerim dolup dolup boşalır... O yüzden KARDEŞİM benim çok hassas tarafım... Belki de en kıyamadığım, çoğu zaman çok kızdığım, ama hiç kıyamadığım, aynı zamanda da ağlarken başımı dizine yasladığım dayanağım o benim... Hala da öyle olan görünmez güçlü kahramanım o benim... Ve ben de ona göre belki FAZLACA MÜKEMMELDİM, belki çoğu zaman bu yüzden bana kızmıştır içten içten ama, düğünümün bi gece öncesinde de "pınar yarın burada olmayacak" diye hıçkıra hıçkıra ağlayacak kadar da sevgi dolu bağlılık dolu Küçük Görünmez Güçlü Kahramanım benim...

Dostlarım, çok önemliydi benim için... Onların dertleri benim dertlerimdi... Acılarıyla acılanıp kahkaha olurdum onlara... Bence, iyi bir dost oldum hayatım boyunca... Bile bile can acıtmadım, ama farkında olmadan acıtmışımdır mutlaka.. Her insanın hayatında olduğu gibi de yavaş yavaş azaldılar hayatımda. Önce birisi gitti, sonra öteki. Bi baktım bi elimin beş parmağından daha azdı en yakınlarımın sayısı.. Olsundu. Annem hep derdi ki "bitane dostun olsun ama tam olsun." Ben de öyle diyodum. Olsun. Az olsun. Öz olsun.

Herkesin yaşadıklarını çok umursadım. Yaşattıklarını da aynı şekilde. Kendimi sıyırmayı bi türlü beceremedim. Herkes benimle ilgili iyi düşünecek değildi ya, herkesin düşüncelerini ben yönetemezdim, herkesin gözü beni iyi görecek değildi ya. Bazen kötüler de olacaktı bu hayatta. Önce gülü gösterecek, sonra dikeni saplayacaklardı. Ben o dikenleri kansız çıkarmayı başaramadım zamanında. Olsun dedim. Kalsın içerde. Sonra içerden içerden kangrene dönüştürdüler batan yerlerini. Zaman aldı tabi. Hem de çok zaman.

Ne zaman sonra ACI BİR TECRÜBE ile bu hayatın dersini öğrenmek zorunda kaldım. Bir soğuk masa üzerindeyken hayat dediğimiz şeyin ne olduğunu, hayatımdaki her insanın aslında hayat çemberimin içine girmeyi hak etmediklerini... Çok fazla şeyi, hocamın dediği gibi, ACI BİR TECRÜBE ile öğrenmiş oldum...O gün bir milattır hayatımda... O günden önce ve O günden sonra diye ikiye böldüm hayatımı. Ve çok şey değişti hayatımda.

Farkındalıklarım arttı...

Artık ben kimsenin lafını sözünü umursamamaya karar vermiştim.

Bana saygısızlık edene onun seviyesine inerek değil, tepeden bakarak değil, nötr kalarak cevap veriyorum. Umursamıyor gibi görünüyorum aslında umursuyorum ama hayatımı etkilemesine izin vermiyorum.
SÖZLERE DEĞİL YAPILANLARA BAKIYORUM, bundan sonra...
benim için çok kıymetlisin laflarına artık karnımın tok olduğunu biliyorum. Kıymetli olduğumu nasıl belli ediyorlar buna bakıyorum. Bu yüzden söylüyorum hep DEĞER VERMEKLE KIYMET BİLMEK ARASINDA CİDDİ FARK VARDIR diye..
Öyle ya, baktığında herkes birbirini çok seviyor. Ama bi görelim bakalım, NASIL SEVİYORUZ BİRBİRİMİZİ...

Evlenmeden önce şu cümleyi sarf ettim, SEVGİYLE BESLENİYORUM BEN VE BENİ SEVMEZ İSEN, BEN ÖLÜRÜM.

Kimse kimseyi zorla sevmek zorunda değil. Ama seviyorsak eğer hakkıyla sevmeliyiz. Üzmeden kırmadan yormadan. Yok sevmekten vaz geçiyorsak eğer, bu da bir tercihtir, buna her zaman saygım sonsuzdur, her yol düz olacak diye bir şart yok, ikiye de bölünür yollar Allah öyle olacak derse...Bu, ayrılığı normalleştirmek değil, kararlara saygı duymaktır, he sonrasında acı sarmaşıklar mı sarar, bir gül bahçesi mi kaplar hayatı, o konuda yorum yok... Ama birlikteysek çok sevmeliyiz. Sevdiğimizi göstermeliyiz...
Ne diyor MORİ- BİRBİRİNİZİ SEVMEZSENİZ ÖLÜRSÜNÜZ. Bu da öyle bir şey...

Biriniz kardeşini (Allah için) seviyorsa, ona sevdiğini söylesin." [Ebû Dâvud, Edeb 122, (5124); Tirmizî, Zühd 54, (2393).]

Şimdi, ben hiç birşeyi umursamıyorum, bazı Değerler hariç..

Kocamı, çok sevdiğimi Utanmadan, her türlü kültürel tabulaşmış duruma karşı Söylüyorum ve gösteriyorum.. O benim Çekirdek İçi Minicik Ailem, içerideki ben'i ortaya çıkarıp beni güldürerek mutlu eden adam, insan sevdiğini gösteriyor diye kızıp hasetlenilir mi hiç,
Ya yarın sevecek vaktim olmazsa...

Annem Babam ve Kardeşimin üzerimdeki hakkını asla ödeyemem, bekarken de, evlenmek istediğimde de ve evlendikten sonra da Desteklerini göz ardı etmem.
Bi, Ben Sağlıklı olayım diye gözümün içine bakışlarını unutamam bir de Biz mutlu olalım diye nasıl çırpındıklarını...

İşimi hakkını vererek yapmaya çalışıyorum. Beğenen beğenir, beğenmeyen beğenmez, Herşeyin başlangıcı olduğu gibi sonu da gelir, bazen bir yarım bırakış aslında bir son'un ta kendisidir,
ve bu yarım bırakış, gayet karşılıklıdır.

Kimsenin bana saygısızlık etme hakkı yok, Belki avaz avaz kendimi savunmam ama, bir insanın karşısındakinin nazarında varlığını yitirmesi;
bence hayattaki en önemli kayıplardan biri de bu..
Düşünsenize, konuşuyorsunuz ama karşınızdaki sizi duysa da duymuyor...
Ben de öyle yapıyorum...

Bir de anlamsız kaprisler, anlamsız tavırlara girenler var...
Hele bunları hiç umursamıyorum. Hatta gülüyor ve geçiyorum.
Ben, geçerli bir sebep olmadığı sürece, bir hakaret bir zedeleme, onuruma saygısızlık, Ne kimseye sırt çeviririm, ne kimsenin ardından konuşup üç gün sonra yüzüne gülümserim.
Şu zamanda, yaşadığım hayatı dedikodu malzemesi haline getirenler olduğunu da biliyorum, iç rahatlatacaksa söyleyebilirim HERŞEY FOTOĞRAFLARDA GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ TOZ PEMBE DEĞİL ELBETTE, AMA MUTLUYUM BEN EN BÜYÜK ŞÜKRÜM BU BENİM DE. :)
O yüzden, yaşı benden büyük olsun küçük olsun, kapris, tavır, arkamdan söylenenler,
UMURUMDA BİLE DEĞİL. :)

Kaprislerle uğraşmayı, zorla gönül eğlemeyi, insanların keyfinin gelmesini beklemeyi bırakalı ben bunu Acı Bir Tecrübe ile Öğreneli çok uzun zaman oldu ;) Gayet net hayata karşı duruşum.
Siz hala arkamdan konuşa durun :)


Ben en çok sevgime tutunuyorum, öyle de mutlu oluyorum...

Sevgiler Pınar ÜSTÜNDAĞ YILDIZ... :)


BİR DOĞUM GÜNÜ BİR KİTAP BİR NOT

bu gün ayın 26sı. yaklaşık 10 gün önce bir "yeni yaş" yazısı yazdım otururken. ama yayınlamaya bi türlü fırsat olmadı.
her yeni yaşımda kendi kendime bişeler yazar çizerim genelde. hem bir farkındalık hem bir bekleyiş olur o yazdıklarım.
bu taşımda da yazdım ama bu sefer yazım bana kaldı, buraya gelemeden.
doğum günümün üzerine başka birinin doğum gününü, üzerine başka bir bebeğin doğumunu, üzerine yine başka birinin doğum gününü ve öğretmenler günümüzü kutladık.
doğum günü kutlamalarımın üzerine bir sürü yeni kutlama yaptık yani.
hayat böyle değil miydi zaten, bir gün geçiyordu ve üzerine yeni yaşanmışlıklar geliyordu. sonra onlar da geçiyordu ve biz hep yeni şeylere uyanıyorduk.. :) pek bi felsefik oldu :)

bu aralar bayaca bir yoğunluk hakim hayatımızda. işlerimizin yoğunluğu, farklı planlamalar, bayaca bi hareketliyiz. bu hareket içinde de akşamları artık oturma vakti geldiğinde kitap okumaya çalışıyorum. evlenmeden önce çok fazla kitap okurdum. şimdi tüm kitaplarım annemin evinde kaldı.. "annemin evi"...
sanki o evde 30 yıl ben yaşamamışım. sanki doğup o eve gitmemişim sanki o odada ben yıllarca yaşamamışım gibi.. demek ki evlenince böyle oluyormuş. doğduğun büyüdüğün, içinde bin bir tane anı sığdırdığın odan artık "annenin" oluyor...
"kendi evin" e yapıyorsun sonrasında yatırımı. çiçekler alıyorsun, süslüyorsun, bakıyorsun, her yeni eşya yeni bir anlam katıyor. böyle oluyor demek ki evlenince... :)

ne diyordum..:) kitap okumaya çalışıyorum boşluklarımda... uzun zamandır elimde "ELİF ŞAFAK'ın HAVVA'NIN ÜÇ KIZI" kitabı var... yarıladım sayılır ama hala bitmedi. ne kadar merakla okusam da bi süre sonra göz kapaklarımı tutamıyorum ve kapatıp yatağa gitmeye çalışıyorum.
ELİF ŞAFAK kitapları bana hep "tepe noktası olan kitaplar" gibi geliyor. Okumaya başladığım ilk zamanlarda sıkılıyorum. e hadi ama ne zaman hareketlenecek bu diyorum. burası bir TIRMANIŞ..


sonra "vay canına, sonra nolcak acaba" diye düşünüp bi bakıyorum sayfalarca okumuşum, Burası TEPE NOKTASI.

en sonuna geldiğimde ise sanki bir dağın tepesinden aşağı son sürat kaymışım, inanılmaz zevk almışım ve "UUFF NE ÇABUK BİTTİ AMA" diyorum. Burası da SON...

:)

SEVGİLER PINAR ÜSTÜNDAĞ YILDIZ... :)




HA BU ARADA, AŞAĞIDAKİ NOTU GEÇENLERDE BANKAYA BIRAKTIM :) GİŞE NUMARASI KAĞIDI BU :) KİM BULDU BİLEMEM AMA AMACINA ULAŞMIŞTIR UMARIM... :)

Salı, Kasım 01, 2016

SONBAHAR FOTOĞRAFI

"Kasım... Benim Ay'ım...
Sonbahar gizlidir özünde.
Hüzünlü görünse de hep huzur saklıdır içinde. "

 

weçen sene bu zamanlarda sonbahar fotoğrafı çekmiştik, gayet spontan gelişmişti, Sapanca'ya gitmiştik ve arabayla geçerken "burada sonbahar fotoğrafı çekelim" diyip çekmiştik.. :)

bu akşam işten çıkmıştım eve doğru yürüyordum ki kaldırımın kenarındaki yaprakları sararmış ağaçlar dikkatimi çekti. kafamda bir ışık belirdi ve dedim ki

"sonbahar fotoğrafı!"

kendi kendime çektiğim bir SONBAHAR FOTOĞRAFI oldu bu...

Bu Kasım ayında her yerde "KASIMDA AŞK BAŞKADIR" capslerini göremedim ben. iyi ki de göremedim. KASIM temalı farklı farklı çok şey paylaşıldı ama şükür ki o cümleyi bu sene görmedik :)

Kasım ayı benim ay'ım.
Doğduğum ay. Dünyaya geliş zamanım..

Hep bi giz hep bi hüzün varmış gibi yaşanır ama aslında sonbahar kendi içinde çok güzeldir. Yumuşatır insanı.. Yazın aşırı sıcaklığından ayrı düşmüş insanları birbirine yakınlaştırır. Sarılmak daha güzeldir sonbahar gelince.

"oh bee üşüdüm" dedirtir.. özlediklerimize kavuşturur aslında.

Sokaklarda yürümek güzeldir, caddeler farklı renge dönmüş solmuş yapraklarla dolar, kimisi sapsarı olur, kimisi kahverengi, kimisi morarır, kimisi de "renge bak ya" dedirtir.

işten eve dönerken sakinleşmiş sokaklarda ayak seslerinizi rahat rahat dinleyebilirsiniz.. ne çok üşürsünüz ne de sıcaktan bunalırsınız...

Hazırlıktır sonbahar.. Soğuk kış mevsimine hazırlık, ufak ufak alıştırma turlarıdır.. :)

KASIM güzeldir..

Yukarıdaki yazıyı da az evvel paylaştım... Fotoğrafla birlikte.

Unutmadan,

KASIMDA AŞK BAŞKADIR, bir de... ;) ;)

Sevgiler...

Huzurla...

snapchat: pinarustundag

Pazartesi, Ekim 31, 2016

ooyyhh!! :)

sonbahar tüm keskinliği ile kendini gösteriyor ve ben yaklaşık 5 gündür falan burnumun ucu soğuk bi şekilde geziyorum :)

soğuk havayı seviyorum ama çok üşüyenlerdenim. burnunun ucu hep donanlardanım :) sanırım bu da bana ait bir özellik ki aşırı üşüdüğüm zaman bacaklarım da kaşınmaya başlıyor :)

kışı bembeyaz karları çok severim ama o kar soğuğunda ben haldır haldır kaşınırım :) o kadar ki kar pantolonunun üstünden bile kaşırken sonrasında bi bakarım bacaklarım kaşınmaktan kızarmış morarmış...

neyse, velhasıl kelam, kış güzel şey vesselam :)

bugün pazartesi ve ben bu haftaya "bitmeyen hafta yapmışlar" diyerek başladım. cumartesi pazar da çalışacağımı göz önüne alır ve pazar gününün de doğum günüm olduğu gerçeğinin acı yüzüyle göz göze gelince, "bu hafta bitmez kardeş" diye bağrıma vurasım geliyor :)

sevgili bloğuma yine uzun zaman üstüne geldim...
ocakta kabak tatlısı pişiyor şuanda...
ilk denemem :)

son zamanlarda iki minik rahatsızlık keşfettik... küçük bir boyun fıtığım var, çok düşünen beynimin içindeki damarlardan birinde bir genişleme bulduk... sebebini çözemedik henüz ama... çözeceğiz...
biz evleneli 7 ay oldu... son 2 aydır kilo almaya başladık, bedenimiz enine doğru genişlerken damarlarım da mı etkilendi ne.. :)

son zamanlarda, fazlaca içime attığımı fark ettim... umursamıyor gibi görünüp aslında içerde biyerlerde derin çiziklerimin oluştuğunu..
herkese yetişmeye çalışırken acaba kendime yetemiyor muyum diye de sorgulamadım değil... sorguladım, sorguluyorum.

iş yerimdeki sorunları takmıyor gibi görünüyorum, sanki "amaaaann napalım, olduğu kadar" diyormuşum gibi görünüyor, iş arkadaşlarıma moral vermeye çalışıyorum, ve onlar da bunu açık açık ifade ediyorlar, benden güç aldıklarını söylüyorlar da ben acaba bu arada kendimi nerelere saklıyorum ??

evime artık alıştım. dolaplarına, odama, banyoma, halılarıma, biçok eşyamla artık bir bağım var. evimden uzağa gidince "özlüyorum" evimi, bu güzel bişey heralde... ama aklımın bir köşesi hep babamın evinde duruyor...
ben orada yokum, ne yapıyorlardır, nasıllardır diye düşünüyorum...
babam hep derdi ki "bu evde pınar da olmasa hiç ses olmayacak haa", çok gülerdim çok konuşurdum, kriz zamanlarını iyi yönetirdim, ama yine oralarda kendimi bi yerlere hapsederdim...
şimdi evlendim... ama aklımın bir köşesi orada...

5 sene önce böyle değildi.. 5 sene önce herkes hayatımda çok daha fazla önemliydi.. önemserdim, kendimi de önemserdim, üzüldüğüm şeylere gerçekten üzülür sevindiklerime gerçekten sevinirdim...
ağlayamazdım kolay kolay ama, ağlayınca da rahatlardım... "soğuk bir odada, demir bir masada yatarken ne önemli ne değil, anladım... hayatımın önemini de anladım, hayatımdakilerin önemini de..."
herkesin hayatında bir dönüm noktası vardır ya, benimki de heralde 5 yıl önceki ameliyat oldu... korkunun ne demek olduğunu o masada titrerken çok iyi anladım.
bu hayattan ne istediğimi de...

"beni sevmezsen, ölürüm ben..."

bu cümle, bir bağımlılık cümlesi değil...
bazı insanlar için ün önemlidir, isminin başındaki unvan, cebindeki para, altındaki araba, bazıları için somut, bazıları için soyut şeyler önemlidir. ben soyutçulardan oldum hep sanırım...

evlenmeden önce de söylemiştim, "para değil mal mülk değil, sevgiyle beslenirim ben, ve sen beni sevmezsen ben ölürüm..."

çok sorguluyorum bu ara herşeyi.. ama keyfim yerinde yani. öyle depresif değilim. gayet şen şakrak geçiyor günler. (snapchatten takip edenler bilirler:) )
ama olur ya insanın içinde bir iç hesaplaşma... öyle bir şey heralde bu da...
bilmiyorum...

ama sevmek güzel şey... :)
hayata bağlıyor insanı..

en ölümcül hastalıkların bile ömrünü uzatmıyor mu bu şey...
daha nolsun..

oyhhh!!
özlemişim yazmayı... :)

sevgiler

Pınar

snapchat: pinarustundag


Pazar, Eylül 25, 2016

sonbahar yazısı.. :)

soğuk bir pazar gününden herkeslere merhabaaaa :)

sonbahar en sevdiğim mevsimlerden biri.
spnbahar demek trenchcoat'lar, kotceket ler demek... havanın sarılığını renklendirecek şalların boyunlara sarılması demek, dışarda oturup polar şallara sarılmanın keyfi, içtiğimiz sıcacık kahveler, çaylar demek...
sonbahar yakınlaşmak demek... yazın vıcık vıcık sıcaklığından kurtulup da esen rüzgarda yanımızdakinin koluna girmek demek... sırnaşmak demek...
fotoğraf çekmek demek... "sonbahar fotoğrafı" demek... kuruyup düşen yaprakların oluşturduğu muhteşem ahenk demek...
evde oturmaktan zevk almak demek... üşümekten keyiflenmek demek...
yağmur demek
toprak kokusu demek
bence sonbahar, yazın aşırı sıcaklığından kurtulup bi "oh be" demek... :)

şimdi yazarken fark ettim de artık pek fotoğraf çektirmiyorum, çekmiyorum... hayatıma snapchat girdi gireli hele, daha da azaldı fotoğraf çekimlerim ama hala çok severim çekmeyi de çektirmeyi de...

eylül harala gürele geldi geçti... yeniliklere alışmaya çalışmakla, farklılıkları özümsemeye çalışmak, geride bıraktıklarımı özlemek, bocalamak, yine de şükretmek ile geldi geçti..

ne diyelim....
Eylül'ün son haftası güzel geçsin diyelim...

sevgiler...

:))



Pazartesi, Eylül 19, 2016

No topic

Herkes kendine göre çok "iyi"dir zaten. İyi bir insan iyi bir arkadaş iyi bir eş iyi bir öğretmen iyi bir doktor iyi bir vasıfsız eleman. 

"Ben olmasaydım sen var ya,...." Diye cümleler kurup tüm harikaları kendimiz yaratmışız gibi böbürlenmeye bayılırız... Her yaptığımız doğrudur ya, bu yüzden olumsuz eleştiri kabul etmeyiz, laf söyletmeyiz, kendimize yönelik olmayan sözleri bile sarfettirmeyiz, bağırırız, sustururuz, çünkü "ben bilirim"dir doğrumuz.. Bu yüzdendir karşıdan kendimize bakmaya körlüğümüz... Bu yüzdendir belki de en sevdiğimizi kırdığımız, yaraladığımız... Bile bile yağmaladığımız... Duyduklarımız yüzünden öfkeden çıldırdığımız... 
Hep kendi "ben bilirim"lerimiz yüzünden... 

Karşımdaki ne diyo, diye sorgulamayı bilsek, kızmadan önce değerlendirebilsek, Hiç mi haklılık payı yok, diye bi aklımızdan geçirsek... 
Kalp kırmadan önce bi "kıyamasak"... 
Kırmasak 
Dağıtmasak 
Yağmalamasak
Sarsak 
Sarılsak 

Kendimizi karşımızdakinin yerine koysak, hadi bunu yapamadık, bi dursak dinlesek "ne söylüyo, neden söylüyo" diye bi düşünsek dağıtmadan önce... 
 
En sevdiğini nekadar kırabilir bi insan...  
Bir kalp, kim için kırılmaya değer? 
İnsan en sevdiğinin kalbini ne için kim için kırmayı göze alabilir, 
Korkmaz mı hiç? 

Pazar, Ağustos 21, 2016

Allah bildiği gibi etsin

çok kötü geçmiş bir haftanın pazar günündeyiz sonunda...
anlatacaklarımın üzerinden bi kaç gün geçmiş olmasına rağmen, sanırım şimdi hazır hissettim içimi ortalığa saçmaya...


bir insanın en güvendiği yer neresidir, evi...

hele ki doğduğunuzda ilk o eve gitmişseniz, bebekliğiniz çocukluğunuz,
ilk kaşınızı o evde almışsınız, ilk ergenlik krizlerini o evde yaşamışsınız,
yeni yaşları o evde karşılamışsınız,
4kişilik ailenizle o evde gülmüşsünüz ağlamışsınız, büyümüşsünüz, çoğalmışsınız...

benim en güvendiğim yerimdi evim...
evlendim,
yine de babamın evine gittiğimde hep kendimi ayrı bi güvende hissettim.
çünkü babam o eve girene çıkana hep dikkat ederdi.
çünkü babam, odalarımız yan yana olsa bile bir kere olsun kafasını çevirip benim odama bakmazdı, özeldir kızımın odası derdi hep.
babam hep söylerdi, kapıyı pencereyi kapattınız mı,
biz 5.katta otururduk ama babam bizi hep korurdu, kapıyı bacayı kapattırırdı..
tıkırtı duyardı, hepimizden önce o kalkardı...
küçükken korktuğumuzda gelir bizi öper, yok bişe kızım, bizim evimize kimse giremez der, kapımızı kapar odadan çıkardı...
bizim evimiz çok güvenliydi.
31 yıldır en güvendiğimiz yerdi orası, mabedimiz, en özelimiz, kapalı kapımızın ardı, bize ait, dördümüze ait tek ve en özel yerdi evimiz..
her oda darmadağınık...

dört duvarı daha ne kadar dramatik bir şekilde anlatabilirim bilmiyorum ama...

bir akşam bi bakıyorsunuz, kapınızın kilidi kırılmış, içeriye giriyorsunuz, her yer dağıtılmış, üzerinde yattığınız çarşaflar, yastıklarınız fırlatılmış, çekmeceleriniz yerinden çıkarılmış, içleri boşaltılmış...
en kıymetli eşyalarınız başka biri, bir tanımadığınız pislik tarafından alınmış..
pislik diyorum çünkü insan demeye utanıyorum...
içimden çok fazla bela okumak geliyor, Allah korkumdan dilimi tutuyorum...
midemi bulandırıyor gördüklerim, yaşadıklarımız, ailemin üzüntüsü, kırgınlığı,
hele ki babamın "benim derdim giden maddiyat değil, benim maneviyatımı yıktılar"
ben hiç babama kıyamadım... çok kızsam da ona bazen, ben ona hiç kıyamadım...
ben ona hep Kral dedim, bundan ya ben de hep Kralın Prensesi olarak anıldım..
bilenler bilir..

şimdi onu böyle görmek, bir şey yapamamak...
ve artık evliyim...
üzüntülerini paylaşıp, sarılıp onları birbirlerine bırakıp evime geri dönüyorum...
bu sefer gelip kocama sarılıp ağlıyorum...

ben ne anneme ne babama ne kardeşime kıyamıyorum...
çekmecelerimizin içindekilere bile dokunmaya kıyamazken,

ailemin yüreğine, özeline izinsizce dokunan pislik vicdansızlar,

Haram Zıkkım Olsun alıp götürdükleriniz...


Cuma, Ağustos 19, 2016

ay! başlık bulamadım!

sorguluyorum bu ara, neresindeyim hayatın acaba,
 ya da
hayatımın neresindeydim ben aslında

kendi değerimi bilebildim mi emin değilim.
"değer vermekle kıymet bilmek arasında ciddi fark vardır" derim ben her zaman.
belki bi çok şeye kişiye değer veriyorsunuzdur ama o değerinden yoksun kalmamak için yaptıklarınız çabalarınız, verdiğiniz değerden çok daha önemli bence...
hani vardır ya, bir başarıyı yakalamak önemlidir. ama asıl önemli olan o yakalanan başarıyı devam ettirebilmektir. hatta büyütebilmektir.

değer vermek ve kıymet bilmek de böyle bir şey işte....
birine değer verirsiniz ama onu kaybetmemek için neler yapıyorsunuzdur, budur önemli olan...

kıymetini ne kadar biliyorsunuz?

ya da biri için çok değerlisinizdir. aynı şekilde onun verdiği değerden olmamak için de neler yapıyorsunuz,

size verilen değerin kıymetini biliyor musunuz?

çok sorguluyorum....

30 yıldır bu hayattan ne öğrendim... o kadar okullar okudum, eğitimler aldım, kitapları aldım okudum bitirdim, beğendiğim cümlelerin altını çizdim, belki de o altını çizdiğim cümlelerle aslında kendi yolumu çizdim... kendi ayaklarımın üstünde durmak için didindim... kendimce donattım kendimi, büyüttüm kendimi...
ha, kendimi sağda solda övmeyi bi türlü beceremedim. yapmaya çalıştığımda da olmadı zaten, ben de bıraktım.. bence gereksiz bir eylem ve kendini olduğundan daha büyük gösterenlere de, kendini övenlere de, kendisinin çok sevildiğini söyleyip duranlara da içimden hep güldüm...
çünkü gerçekten çok basit ve çok komikler...

hayatıma gelen her insandan bişeler öğrendim...
geldiği gibi gidenlerden de öğrendiklerim çok oldu elbet...

"seçtiğiniz kadın aslında hayatınızdır" diye bir cümle var ya, okumuşsunuzdur mutlaka... çok doğru...

her insan, hayatına aldığı insanlardan mutlaka bir şeyler öğrenmeli.. ama 1, ama 2, hayatımıza gelenler bize bir şeyler katabilmeli...

bizden bir şeyler götürmemeli demeyeceğim çünkü hayatımızdan kayıp gitti sandıklarımız aslında en büyük kalkanlarımız...
insan en büyük tecrübeleri en büyük yaralardan alıyor...
düştüğümde kim geldi yanıma oturdu, dizlerimin kanı dinene kadar kim bekledi benimle kim ağladı, kim kaldırdı beni, düşünüyorum...

en zor zamanımda kim güldürdü beni, kim hayatımı renklendirdi...

bir insanı ne için sevmeli insan... güzel güldüğü için mi, güzel cümleler kurduğu için mi, sürprizlerle dolu olduğu için mi, parası olduğu için mi, hayaller kurdurabildiği için mi, zor olduğu için mi...

ben kocamı, dünyamı çok güzelleştirdiği için çok sevdim.
onu kızdırdığımda bile beni hep çok sevdiği için çok sevdim...
öbür dünyadaki cennet nası bi yer bilmiyorum ama, bu dünyadaki cennetim sevdiğim adamın yanı...

bu kadar karamsarlığın, değişikliğin, moral bozukluğunun içinde de böyle yazasım geldi...

dediğim gibi,
çok sorguluyorum...
çok zor zamanlar geçirdiğimizdendir belki de bilmiyorum ama,
zor zamanlar da geçiyor, bunu da gelip geçen zor zamanların ardından baktığımda öğrendim..

öyle ya,

zamanın bile öğreteceği şeyler var insana...

bu günün en güzelliği, ailemize bir yakışıklı daha katıldı bir kaç saat önce...
Dünyamıza hoş geldi BULUT BEBEK...

Cuma, Ağustos 12, 2016

biraz sadelik istedim...

bir anda bloğumun şablonu yerleşimi gadget ları, bir çoğunu değiştirdim...

biraz sadeleşmeye mi ihtiyacım vardı, yoksa bir değişikliğe mi  bilemiyorum ama, şimdilik bu sade görüntü beni rahatlattı...
1-2 fotoğrafımdan vazgeçemedim ama.. :)

bir dönem, saçlarımla çok fazla oynardım. rengiyle boyuyla... bir türlü kesin karar veremezdim aynada neyi görmek istediğime..

bakalım blog tasarımım da buna mı benzeyecek... :)

diyorum ya, sevdim ben sadeliği ;)

Perşembe, Ağustos 11, 2016

tatilin bitmesine 3 kala... :)

merhabaaaaaaaaaaaaa,

:)))))))))))

tatil başlayınca çok daha sık yazabilirim sanmıştım ama yanılmışım.. daha çok gezmeyi tercih ettim maalesef.. aklımın bi köşesinde hep "bunu blogta anlatayım" diye geçtiyse de, bazı şeyler snapchat ve instagram üzerinde kaldı maalesef... postların altına snapchat kullanıcı adımı hep yazıyorum, snap atmayı sevdim ben, ilk başlarda çok anlamsız geliyordu ama bazı arkadaşlarımla ciddi anlamda iletişim aracımız haline geldi.. hem birbirimizi görüyoruz hem konuşuyoruz... sevdim ve aktif olarak da kullanıyorum, takip edenler biliyor zaten :) her ne kadar şu günlerde instagram da da snapchat tarzı hikaye paylaşımları başladıysa da ben henüz snapchat e pek bi sadık olarak ordan paylaşımlara devam ediyorum :)

snapchat: pinarustundag

gelelim tatileeeee....

tatilin en güzel yanı tek kelimeyle "evime alışmak" oldu... tatilin başlamasıyla başlayan ramazan ile mutfağa baya alıştım.. evlenmeden önce mutfağa hiç girmemiş kızlara tavsiyem, mutfak kapısından içeri girince insanın misyonu değişiyor, o yüzden bekarken gezmeye devam :) ben bekarken hep gezdim, oh iyi ettim! :)))

bir anda değişen hayatımda fark etmeden fazlaca bocalamışım ve yorulmuşum... bişeyleri yetiştirmek için fazla efor sarfetmişim ve kendimi fazla hırpalamışım. aslında herşey bir sisteme oturduğunda tık tık tık gidiyormuş ama doğduğum evden başka bir evin düzenine sistemine alışmak çok zor oldu... hele ki o düzeni ve sistemi ben oturtmak zorundaysam...

ama tatil, aradaki tüm açığı kapadı ve artık ben de her işi yapabilirim :)))))))))))

not: bu kadarını yaptıysam eğer hep destek olan Kocacık'ın hakkını da yememek lazım...

çok gezdim, çok yedim içtim, evlenmeden önce ve özellikle sonra verdiğim kilolarımdan doğan saçma sapan "hastalıklı" görüntümden kurtuldum. kuru kakide değilim artık, hatta vermem gereken bir +3 kilom bile var artık :)

bi kaç gün Assos'a gittik.. ben daha önce gitmemiştim. kafa dinlemek için ideal bi yermiş. biz baya dinlenip döndük. ev yapımı incir reçeline de bayıldım ben. zaten böyle yerlerde en güzel şey, yediğiniz bir çok şeyin doğal ve ev yapımı oluşu...


ordan döndükten sonrasında yine bi süre evde vakit geçirdik. kocacığın izninin başlamasını bekledik kiiiiiiii izin başladığı gibi gezmeler tozmalar.. .
ailelere zaman ayırmalar...
arkadaşlarla toplanmalar...


ve sonrasında en vazgeçilmezim Bodrum... :)

bekarken yaz tatillerinde hep Bodrum'a giderdim. hiç bir şey yapmasam orada denize girmek büyük terapi...
bu yıl da noktayı Bodrum'la koyduk...

orda da görmediğimiz arkadaşlarımızı gördük...
güzel güzel dinlendik.
ve istemeye istemeye de olsa geri döndük....

şimdi evimizdeyiz..

kocacık işe başladı bile. ben son gezmelerimi yapıyorum.. :))

yarın son sendromsuz hafta içim...
pazartesi ise "Yeni" başlangıçlarla karşınızdayım...

snapchat : pinarustundag




Pazar, Haziran 19, 2016

anneler gününü sevmediğim gibi babalar gününü de sevmem ben!!

bugün çok fazla ileti, fotoğraf paylaşıldığını gördüm sosyal medyada. o kadar ki anneler gününü aratmayacak şekilde hatta enteresandır ki daha da fazla paylaşım gördüm.. babasını çok sevenler, çok iyi baba olmuş kocalarına yazılar yazan kadınlar, ve babalarına çok öfkeli kızlar ve bu öfkelerini sosyal medyadan paylaşanlar... karışık bir çok duygu gördüm, izledim dinledim...

anneler gününde de belki buna benzer şeyler yazmıştım ama yine yazacağım, sevmiyorum bu özel günleri ben...
babası olmayan arkadaşlarım, kuzenlerim var benim,
babasına kızgın olan,
babası var olan ama hala o mesafeli tabulu şekilde ilişkisi olan, babasını sevmekten korkan,
babası uzakta olan,
babası şehit olan arkadaşlarım var benim,
baba olamayan arkadaşlarım da var benim... baba olmak isteyip de olamayan..
baba olup da evladını kaybetmiş arkadaşlarım, akrabalarım da var benim...
baba ama evlatsız...

işte bu yüzden sevmiyorum bu günleri.. ben belki babamdan yana çok şanslı bir kız oldum... nitekim takip edenler zaten bilirler Pınar ile babasının aşkını ama, babalar gününü sevmiyorum...
her çocuğun bir kahramanı olamıyor maalesef bu hayatta, sığınamıyor, ısınamıyor, özlüyor, arıyor, sebebi ne olursa olsun işte, bir kahraman yoksa o masal eksik bir masal oluyor... inadına gider gibi de nispet yapar gibi,
mübarek günde, can acıtmaya, belki kanatmaya kırmaya gerek var mı bilemedim,
ya da ben fazla duygularımı fazla yoğun hissettim,
neyse işte buna benzer bir çok sebepten dolayı bu gün sosyal medyada babamla fotoğrafımı paylaşmadım...
kocamla fotoğrafımızı paylaştım...

duam tabi ki, kocam, babam gibi bir baba olsun inşallah... hayal ettiğimden daha da iyi bir baba olsun, öyle bir baba olsun ki öyle bir kahraman olsun ki evladına, daha yer yüzüne gelmemiş olsun onun gibisi... öyle bir baba olsun ki, her gün onun erişilmezliğini hissetsin evladı, öyle bir baba olsun ki evladı sebepsiz yere de aşkını yazabilsin söyleyebilsin gösterebilsin babasına..

vazgeçilmez bir baba olsun..
"aşk demek baba demek" dedirtecek bir baba olsun ...

işte ben sevmiyorum bu özel olmayan ama özelleştirilmiş günleri

kaldırılsın lugattan!


snapchat: pinarustundag





Cuma, Haziran 17, 2016

mim :)

veeeee gecikmeli de olsaaaa  sevgili tigrisciğiimm in, mim etkinliğinin devamı olan yazısında adımı gördüm. ve dedim ki hadi pınar... :)

Pınar kimdir?

1985 yılının kasım ayının 6 gününde dünyaya gelmiş Pınar. adını babasının büyük annesi koymuş. aslında annem NİHAN (Nİmet,burHAN) istiyormuş ama o zamanki adetler, ismimi ailenin en büyüğü koymuş...
ailenin ilk torunu, ilk kız torunu olarak dünyaya gelmişim. el bebek gül bebek olarak büyütülüp şımartılırkeeenn 4 yaşımdayken hooppp kardeşim gelmiş dünyamıza. kemal doğduktan sonra bir çocuk olmaktan çok ona küçük bir anne olma misyonunu yüklendim. o kadar ki, annemin bizi nadiren ananeye babaneye bıraktığı günlerde kemal sadece benim ayağımda sallanarak uyurdu. ben 4 yaşımdayken kardeşimi ayağımda sallıyordum.. şimdi ise 30 yaşım bitti, hala ona kol kanat, ve artık arkadaş olmaya çalışıyorum.. oluyorum da bence..

üniversite sınavına girmeyi kafaya koyduğumda "kız kısmı okumaz" cümleleriyle çok uğraştım. nitekim o dönemde ailede hatta sülalede benden başka üniversiteye girmiş bir kız daha yoktu, zaten en büyükleri de bendim. ama ben kafaya koymuştum ve üniversiteye girecektim. ilk yıl, bazı engeller yüzünden kazandığım okula gidemedim, aslında babam için  1 yılımı verdim. "benim için bu yıl üniversiteye gitme" dediğinde peki dedim çünkü o benim babamdı, ilk aşkımdı, gözüm çok kördü ona nasıl hayır derdim, ama nasılsa bidahaki sene ben üniversiteye gidecektim. lise bitmiş  ve ben dışarıdan dershaneye giderek sınava hazırlandım ve İstanbul dışında çok istediğim bir üniversitenin istediğim bölümünü kazandım ama aile kuralları yine devreye girdi, şehir dışına vize çıkmadı ve Maltepe Üniversitesi Psikoloji bölümüne kaydoldum. istediğim üniversite olmadı belki ama istediğim bölüm olmuştu. psikolog oluyordum.

üniversitede geçirdiğim 5 yıl hayatımın belki de en güzel 5 yılıydı. en çok eğlendiğim, ailenin o sert zincirlerini kırdığım, hedeflerimi belirlediğim, kendime güvenimin geldiği, kendimi keşfettiğim 5 yıl... ve tabiki hayatımın en can dostunu bulduğum yer... Dicle... sanırım o üniversiteye ben Dicle'yle tanışmak için girdim. yollarımız kesişti. nitekim sonra ilişkimiz dostluğa kardeşliğe dönüştü derkeeenn Dicle ve kuzenimin çöplerini çatarak evlenmelerine vesile oldum. şimdi 3 yıllık evliler ve dünya tatlısı bir kızları var.. hayatımda yaptığım en güzel işlerden biridir bu çöp çatma işi...

ailenin tam odak noktasında durdum hep. annemle dertleşen, babam eve geciktiğinde oturup onu bekleyen, kardeşimin her gelişim döneminde yanında olup yaralarını saran, ortalığı toparlayan, evin içinde kahkaha atan, yattığında yataktan şarkı söyleyen ve babasının "pınar sus artık" cümleleriyle mutlu olan bir genç kız oldum... ailenin "pınaaaarrr yaşammm pınarıııımm" ıydım ben, böyle çağırırlardı beni.. rahmetli teyzemin Şirinesiydim...

üniversite bitti ve okullarda rehber öğretmen olarak çalışmaya başladım. psikolojiye aşık biriyim ama rehber öğretmenliği de sevdim ben...

"benim bu hayatta her işim zor olur, çok zor olur çok yıpranırım anca o zaman olur" demiştim dicleye bi gün.. saçmalama pınar negatif enerji verme, diye cevap vermişti. birbirimiz daha çok tandığımızda "ayyyy cidden bi insanın her işi mi bu kadar zor olur ya" diyen kendisi oldu. çok uğraşırım, beklerim, sabrederim.. ama sanırım zamanla tahammülüm azaldı. 25ime kadar aşırı sabırlı, etrafındakilere karşı kredisi çok bol, kalbi sağlam, kırılmayan bir genç kızdım. herşeye iyi niyetle bakıp, "ayyy benim kızım cidden aptal" cümlelerini çok duyardım annemden. sonrasında işler değişti. büyüdükçe yaşanılanlar, adına tecrübe denenler insana bişeler kattığı gibi götürüyor da.... aslında insanın kendisi çok değerli... kıymetini bilmeli kendi canının... bunu da bir ameliyathanenin o soğuk masasına yattığımda ağlarken fark ettim...

o ameliyat hayatımın dönüm noktası oldu...
kendim bilerek isteyerek yapmadım ama artık daha kırılgan daha hassas, verdiklerinin karşılığını bi parça da olsa görmek isteyen, çok kolay ağlayan, tahammülü daha azalmış, insanlara güveni kırılmış ve maalesef ki insanları gözünden anlayan, ne düşündüklerinin farkına varan bir Pınar vardı. artık laflara değil yapılanlara bakan, sözle değil işle yürüyen bir Pınar vardı. işte bu zamandan sonradır ki içime atmyorum, atamıyorum, ne zaman ki susayım o anda hastalanıyorum. o yüzden kalp kırmadan içerdekini dışarıya çıkarmayı tercih ediyorum.

bu büyük ameliyat ailemi ve çevremi de etkiledi tabiki. bu sayede kimin için ne kadar kıymetli olduğumu gördüm. ne kadar hassasiyet gösterildiğini ne kadar önem verildiğini gördüm. ve hayatımdaki insanları eledim...
çünkü artık hayatımda beni üzecek değil beni üzmekten korkan insanlara ihtiyacım vardı....

annem hep derdi ki "25inden önce evlendirmem seni". nasıl bir dua ettiyse 30uma kadar bekledim. :)
hani olur ya bazen buhranlar basar, yaşadığınız yerden bi kaçmak istersiniz. ben de öyle yaptım. bir gece otururken bir dağ otelini aradım,  annem ve bir komşumuzla birlikte, ertesi gün dağa gittik...
hayat mucizelere gebe, bilemezdim orada başıma gelecekleri, oysa ben zaten kafamı toplamaya gitmiştim oraya kiiiii orada hayatımın aşkını buldum... tanıştıktan 4 ay sonra nişanlandık, 15 ay sonra evlendik... ve sloganımız heryerde " Bu Hayatta Mucize Diye Bir şey Var" oldu.. şimdi 2bucuk aylık evliyim..

bu hayatta büyük hırslarım hiç olmadı. ne büyük kariyer hedeflerim ne yatlar ne katlar...
ben liseden beri hep "gelecekte huzurlu bi yuvam olsun" derdim. benim huzurlu bi yuvam olsundu, beni çok seven bir kocam, hayatımızı keyifli hale getirecek kadar kazancımız olsundu... sağlıkla hayırlısıyla... ben hep Allah'a sığınmayı tercih ettim. her başım sıkıştığında "yardım et" dedim, her mutlu olduğumda  "şükür"ettim. şimdi kendi yuvamda ilk ramazanım.... evimizi döndürecek kadar kazancımız, beni çok seven bir kocam, hep yanımızda olan ailelerimiz var.. daha ne isteyebilirim ki başka, zaten ben hep bunu hayal ediyordum... :)

babasının evinde elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan bir prensestim ben :) evlenince yemek de yaptım çamaşır makinesiyle de tanıştım. iş başa düşünce yapılıyomuş, öğrendim...

heeee ben sütten çıkmış ak kaşık mıyım ?
değilim elbette
bi kere fena bir laz damarım var kiiiii arkadaşlarımın "eyvah" dediği cinsten. tepem attı mı atıyor :) e atınca da pek tutamıyorum malum çok hızlı atıyor :)
biraz sabırsızdır pınar. fazla dakiktir. zaman planlaması yapar ve plansız işlerden ani değişikliklerden pek hoşlanmaz :)
işine karışılmasını hiç sevmez. kendi sınırlarına müdahale edildiğinde hele de bi de ısrarla karşılaştığında sinirlenebilir bile...
bir şeyi bin kere söylemekten hoşlannmaz, 1 söyler 2 söyler 3.sü geldiğinde ufak ufak hata sinyalleri vermeye başlayabilir
bir deeee, sevdiklerimi paylaşmaktan hiç hoşlanmam... bunu gerçekten sevmiyorum. ne annemi babamı ne kardeşimi, hele ki kocamı kimseyle asla ve kat'a paylaşamam, bu kimselerden kastım herkes olabilir, belki bencil bir bakış açısı ama öyle napim...  :)))

pınar,
herşeye rağmen yine de iyi niyetlidir. önce güzel tarafını görmeye çalışır. tersine denk gelindiğinde eyvah eyvah ama, sevgi temeli üzerine kurulmuştur hayatı. sevgiyle beslenir. sevildikçe sevinir. sevildikçe yeşerir.
manevi değerler önemlidir. hastalık sağlık doğum günü, özel günler önemlidir. ve önemine göre de kutlar. boş geçirmez asla, sürprizlerle mutlu etmeyi sever.
hızlı araba kullanır, ama bunu yalnızca tek başınayken yapar çünkü 4 sene önce yaptığı kazada arabası pert olmuş ve içinden sağ çıkmıştı. yanında arkadaşı da vardı... o günden beri arabasında misafir varken çok korkar gaza basmaktan
4 yapraklı bir yoncası vardır elinde hep, ama onu kimse göremez, bir yaprağıda "Kocam" bir yaprağında "Annem" bir yaprağında "Babam" bir yaprağında "Kardeşim" yazar. çünkü 4 ü de ayrı şanstır onun için, ama tek dalda toplanmışlardır...
çikolatalı pastayı çok sever ayrıca :) bir de pamuk şekeri bir de luna parkları.. :)

bir de, "hiçvazgeçmedim beyaz gülleri sevmekten."

çok yazdım :) gelin bakalım mimlereeee :)

sevgili handan http://metebilge.blogspot.com.tr/
sevgili kadriye http://bizkimizkadiniz.blogspot.com.tr/


sevgiler :)

snapchat: pinarustundag



sorgu zamanları

her şey masallardaki gibi olsaydı
hiçbirimiz ayrı olmazdık belki de bu hayatta
herkesin hikayesi ninnisi farklı olsa da
aynı olurdu işte varlığımız eğer masalımızın sonu mutluysa

her şey istediğimiz gibi olsaydı eğer çok mu şükürsüz olurduk
ya da şükürden midir ki hayatımızda bazı şeyler istediğimiz gibi

ağlamasaydık bilemez miydik kıymetini gülmenin
ya da gülmenin kıymetini bilemediğimizden midir ki ağlamalarımız

değer vermekle kıymet bilmek arasında ciddi fark vardır der dururum ben hep ama
kendi kıymetimizi bilebiliyor muyuz ki her şeyin öncesinde 

en çok ne zaman nazlanmak istiyoruz
ya da
nazlanmak istediğimizde mi daha da nazdan aciz oluyoruz?

hastalıkla sağlık arasındaki o pamuk ipliğini görmek mi gerek telaşlanmak için
yoksa her zaman belirsiz bir telaş olmalı mı içimizde
ya göremezsem ya da ya dönemezsem diyerek

çok yalnız kaldığım ve çok sorguladığım zamanlar bu zamanlar...
kendimi ve etrafımdaki her şeyi herkesi...
kendimle karşılaştırdığım
kendimi de karşıya oturtup sorguladığım
ama kendini astığım ama kendime acıdığım
halimden gururlandığım ama korkularımdan kaçtığım
kızgınlıklarımla savaştığım
bazı şeylerin gayet farkındayım,
fırtınamdan korktuğumdan zaman zamanki sessiz sedasızlığım,
caN kırıklarından korkumdandır suskunluğum,

öylece durduğum,
aşkıma tutunduğum
başımı dik tuttuğum
umudumu koruduğum
bazen savunmasız kaldığım
bazen çok sağlam ayaktayım.

babamı çok özledim....


Pazartesi, Haziran 06, 2016

işsiz güçsüz bir kadınım ben !!

herkeslere selamlar...

öncelikle hayırlı ramazanlar dileklerimle yazıma başlamak isterim.. umarım bu mübarek ay hepimize huzur sağlık esenlik getirir, açların halinden anlar, layığıyla ibadetimizi yaparak, dualarımızın kabulünü umarak hayırlı bir ramazan geçiririz umarım...

bir kimsenin başkası için yaptığı duanın çok makbul olduğunu okumuştum ve büyüklerimden de çokça duydum. bu yüzden, sizler, aklıma geldikçe dualarımda olacaksınız, dualarda olmak dileğiyle..

gelelim banaaaa...

bu yazıyı evimden yazıyorum. 15.kattan gökyüzünü izleyerek ayaklarımı uzattım, bilgisayarımı kucağıma aldım ve yazıyorum...

hayat değişikliklere yeniliklere gebe hep. ve biz yarın ne yaşayacağımızı bilmeden yaşıyoruz, uyanıyoruz sabahlara... alışkanlıklarımız rutinlerimiz oluyor, bağımlılıklarımız oluyor, bağlılıklarımız oluyor. sahipleniyoruz onları. alışkanlıklarımız biz oluyor. bizi biz yapan şeyler oluyor. işimiz de o alışkanlıklarımızdan biri... uzun yıllar bir iş yerine emek veriyorsunuz gönül bağı kuruyorsunuz, sahipleniyor, orası için fedakarlık yapıyorsunuz, yeri geliyor kendinizden evinizden eşinizden ailenizden önce geliyor işiniz...

orada güzel dostluklar kuruyorsunuz. artık hayatınızın bir parçası haline geliyor o insanlar. onlarla görüşmek bir şeyler paylaşmak için artık işe gelmenize gerek kalmıyor. çünkü artık farklı bir bağ kurmuş oluyorsunuz onlarla...

sonra bir gün geliyor. ve zamanınız doluyor. artık gitme vakti geliyor. tüm işlerinizi eşyalarınızı, yıllarınızı geçirdiğiniz defterler kalemler hepsini bir koliye dolduruyorsunuz. çünkü artık gitme vakti.

psikoloji okumuş olsam da rehber öğretmenliği de severek yaptım hep. çünkü rehberlik okulların hep gülen yüzü. sıcak bir sığınağı. her ne kadar bi süre sonra kendi kendinize kaldığınızda devrelerin yandığını hissetseniz de, bir çocuk odanıza gelip de " bana yalnızca siz yardımcı olabilirsiniz" dediğinde, dünyanın durduğunu hissedebiliyorsunuz. öyle güzel bir şey işte.

şimdi ise o çok sevdiğim işimi ani bir kararla bıraktım. hayatım hep böyle oldu beni. keskin dönüşler...
hayatım boyunca çok sabırlı bir insan olduğumu söyler dururum hep. şimdilerde ise sabrım biraz azaldı. sanırım tahammülüm de..

fazla analitik çalışmak, kurallar dahilinde yaşamak, olmazsa olmazlar yaratmak, bir düzen oturtuyor belki ama, hayat böyle gitmiyor, grilere tahammülü olmadığında anlıyor insan. bu sefer hayat hem size hem etrafınızdakilere zehir olmaya başlıyor.

bir şeyleri olduğu gibi anlatmak zorunda olmak, işinize başkalarını karıştırmamak, her işi kendi başınıza yapmaya alışmak, iş dışı hayatta bunun böyle olmadığını gördüğünüzde ise çok canınız acıyor. siz planlamaya çalıştıkça ve o planlarınıza başkaları karıştıkça siniriniz bozuluyor, kırmaktan incitmekten korkuyorsunuz ama yeri geliyor kırıyorsunuz. çünkü siz, kendi işinizi kendi istediğiniz gibi yapmaya alışmışsınız. sınırlarınız var, kendi alanlarınız var ve oraya 3. şahıslar girmesin istiyorsunuz , maalesef ki herkes, sizin gibi düşünmüyor oluyor.

çok sevdiğim bir arkadaşım bi gün demişti ki; "iş yerinde kurallar koyabilirsin ama dışardaki hayat kurallardan bağımsız işler pınar."
doğru demişti.

ben de olsam, bi başkasına böyle demez miydim, böyle derdim elbet...

iş ve hayat birbirine giriyor tabi bir süre sonra... alışkanlıklar birbirini etkilemeye başlıyor.

ağzınızdan çıkan cümlelerin arkasında duruyorsunuz.
dediğimi yaparım diyorsunuz.
kendinizi anlatıyorsunuz
sonra bi gün geliyor, kendi kendinize diyorsunuz ki, koca yığın bir kalabalıkta kendi çapında çığlık atmaya çalışıyormuşum da haberim yok.
oysa ki çalışırken öyle olmuyor. ağzınızdan çıkan laf senet oluyor. yapılmalı diyorsanız yapıyorsunuz. uyarıyorsanız, dikkate alınıyorsunuz.
"ben baştan uyarmıştım" demenize gerek kalmıyor çünkü söyledikleriniz zaten duyuluyor.

gerçek hayatta böyle olmadığını gördüğünüzde etrafınızı sorgulamaya başlıyorsunuz...
bir arkadaşım demişti ki,
"bu hayatta politik olmayı öğrenmek zorundasın"
30 yaşım bitti, ben politik olmayı daha öğrenemedim. içimdekiyle yüzümdeki farklı işlemedi hiç.
gönlümdeki hep dilime geldi, hep de bu yüzden gönlüm incindi.
ben dobra dobra söyledim, sonra özür dileyen ben oldum hep...
:)

biliyorum
40ıma da gelsem bunu böyle yaşamaya devam ederim ben, değişmez benim düzenim.
her darbede bi ders aldım desem de
annem hep der "sen aptalsın, herkesi kendin gibi biliyosun"
öyle...

ben en sevdiklerimi hep birilerinden önde tutarım hep... ben üzülürüm yine de üzdürmem. evlenmeden önce öyleydim, kardeşim ergenliğin zirvelerindeyken babamla atışırlardı. ben babama karşı dururdum kardeşimi savunurdum. ama yine de babamı ezmezdim, gönlünü hoş ederdim hep. annemle babam arasında ayrım yapmazdım asla, ama birini de bi diğerine ezdirmezdim. bu yüzden çok azar işittim belki,
diyorum ya, üzülürdüm ben, ama üzmezdim.

şimdi evlendim.
hayatımda tek kanun saydığım insan kocam oldu. şimdi de onun kalbini avucumda tutuyorum camdan kalp gibi, aman ha düşmesin kırılmasın incinmesin, ona karşı başkasını savunmam, daha önce de demiştim ,o haksız bile olsa, yine de başkasını savunmam, yine önce onun yanında dururum.
evlendiğimiz gün, odamdan çıkmadan önce demiştim " fatih gelmeden çıkmam" diye, onsuz adım atmam diye. öyle... kimseyi de umursamıyorum belki de tek onu sayıyorum diye.


yine geldim nerden nereye ya...

neyse gelelim asıl konuya, ben istifa ettim beyler bayanlar...

işimden, kurallarımdan, gerekliliklerimden, siyahtan beyazdan,
yüreğimdekini dillendirmekten,
samimiyetimden, dobralığımdan, belki de iyi niyetimden, bi çoğundan istifa ettim.
evime kapanıp kendi kafamı dinlemeye karar verdim.

öyle...

babam hep der ki
"kızım sen etrafına mutluluk saçmalısın, gülümseyen olmalısın,
ama mutsuz olursan bi gün eğer, mutsuz etme yine de, uzaklaş oradan..."

öyle...

annem de babam da hep haklıdır benim...
az öğüt verirler ama azıcık öğütle koca bi hayatı götürürler.
öyle anlamlıdır yani

öyle yaparım ben de bundan sonra
politik olamam biliyorum
ama susmayı becerebilirim
susarım
ne kırar
ne kırılırım

o içimde tuttuklarım sonra nasıl patlar, orasını da; başıma bi hal geldiğinde bi çaresine bakarım.

işsiz güçsüz bir kadınım artık :)
selamlar :))


snapchat: pinarustundag



bu fotoğrafı benim iş yerindeki odamda çektik. bi arkadaşımıza baby shower yapmıştık. herşey bittiğinde bonnyfood lara giriştiğimiz an :) bu fotoğrafın çekildiğini gördüğümüzde en çok bunu beğendik tüm çektiklerimiz içinde. çünkü bu fotoğrafta gerçek bir duygu var :))

bence hayatın en zevkli kısmı, keyifle çikolata yediğimiz zamanlar
çikolatanın mutlulukla bi alakası var
kesin
net
:)




Pazar, Mayıs 29, 2016

sendromlu yazı :))

kim demiş pazartesi sendromu pazar gününden başlar diye, hiç de bi kere, o olay öyle olmuyor çünkü bende o sendrom cumartesiden başlıyor :)))))))))))))

cumartesi sabahı uyandığımızda harika bir sürprizle karşılaştık... yataktan kalktım dedim bi el yüz yıkayayım, bastım elektrik düğmesine, tık, aha!! bi daha tık, tık tık tık, elektrik yok,
yok artık yaaa
 dedim resmen...


evimizin her köşesinin de elektrikle nefes aldığı gerçeği yüzümüze çaaatt diye vurduğunda " eeee çay demleyemeyecek miyiz şimdi" diye bi söylendik. tabi benim sinirim tepeme çıktı... elektrik idaresini aradığımızda ise tepeme çıkan sinir her yanıma dağıldı çünkü o bant kaydı, bizim mahallemizde saat 17:00 a kadar ENERJİ verilmeyeceğini söyledi, ENERJİMİ TÜKETTİLER
tüm günü yazamıcam buraya çünkü pek fotoğraf çekemedim. fotoğraflarla destekleyemeyeceğim o yüzden gıdım gıdım anlatmayayım.. zira pek enerjisi düşük bir gün idi...

işte bu yüzdendir ki tüm cumartesi boyunca "aaaaa yarın pazar dimi ohh pazartesi değil" diye söylendim durdum içimden...

ve bu pazar günümü ise elektriklerin var oluşu ve yeni bir program oluşmayışını fırsat bilerek tüm ev işlerine ayırdık
ütü
süpürge
vileda
toz bezi
fırın

pek bi haşır neşir olduk kendileriyle...
eminim annem bu halimi görse gözleri yaşarırdı. :))
baba evinde elimi sıcak sudan soğuk suya mı koyardım aaahh ahhh :))))
ben bir prensestim külkedisine mi dönüştüm nedir, pırıltılı at arabam nerde, ve tabi ki uşaklarım bir de,
bir bal kabağına mı dönüştü hepsi??
ama olsun....
sonuçta masalda da külkedisi en şanslı olanlarıydı çünkü esas oğlan, ay pardon, prens
(esas oğlan ne yahu külkedisi masalından bahsediyorum şurda, arabesk mi takılasım geldi ki)
prens külkedisine aşık olmuştu çünküüü
ve onu atına atıp şatosuna götürmüştüüüüü :)

benimki de o misal...
hayatım 180 derece değişti belki
kuzeydeydim güney oldum
batıydım doğu oldum ama
bir adam var ki iyi ki bu masalın prensi o oldu,
ve bir prenses bir kraliçe olduuu..
:)

haydaaaaa
sendromumdan buraya nasıl geldim ya biri bana bi anlatsın
iki dakika bunalıma giremiyorum şurada yahu
hep bi pembe panjur modu
hep bi pollllyaanaaa kız durumu :)

olsun...
şükür..  :))

aaaaa bu arada, ramazan geliyor diye kendimce pek bi heyecanlardayım... geçen yıl nişanlıydık ve birlikte bir sahur bile yapamadık diye çok üzülmüştük...
ramazan demek benim için biraz da sevdiğim dostlarla dışarıda yapılan sahurlar ve sohbetler....
ama geçen sene bunu nişanlıyken yapamamıştık ikimiz,
şimdi iseeeeeee bütün iftarlar bütün sahurlar bizim :)

ramazan bereketiyle gelsin inşallah her birimizin evine yuvasına...
hayırlarla gelsin,
güzellikler getirsin,
semaya açılan ellerimizde dualarımızda isimlerimiz olsun hep,
birbirimizden habersiz, birbirimizin dualarında olalım inşallah...


tamam kabul ediyorum, ben bu akşam ya çok yorgunum ya tepem atık :)
bu kadar da konudan konuya atlanmaz ki canım :p :p
tamam yatıyorum, uyuyorum. tamam

snapchat: pinarustundag


Pazartesi, Mayıs 23, 2016

pazartesi postu


milletçe pazartesi günlerini sevmiyoruz, hele bir de hafta sonu evinizde değilseniz, düğün dernek için başka bir yere gitmiş iseniz, hele ki o düğün pazar günü ise ve siz gecenin bi köründe geri dönmek zorunda kalıyor iseniz, o pazartesi gününü var ya o pazartesi gününü, salla salla vur duvara :)))

saatin alarmı çaldığı gibi bir cin misali uyananlardanım. nitekim o alarmı ertelediğim pek nadir görünmüştür ki ertelesem de ertele'ye basarak değil, bi gözüm kapalı şekilde saati kendi kendime kurarım,o da  şu şekilde olur; ben 06:30 da kalkmalıysam o alarm 2.ye 06.34 e kurulur :) 06:35 değil ama 06:34 lütfen yani :)
ama bugün, her günden farklı bir gün oldu, alarm çaldı ben onu 5 dakika erteledim. tekrar çaldı, dedim artık kalk, kalktım, hazırlanmaya başladım, mutfağa gittim çayı demledim derkenn kocamın alarmı çaldı, dedim ki YAŞASIN! O da uyansın :)
uyanmadı :(
bi de üstüne 10 dakika erteledi alarmını
neyse mutfağa gittim, fırına ekmekleri attım, onlar pişerkennn bennn hiç yapmadığım bişe yaptım :))
odaya gittim, dedim ki, fatih saati kaça kurdun canım?
dedi ki, 7,
baktım saate 8 dakika var:)) dedim kıvrıl yanına :)))))
öyle yorgunmuşum ki 7ye kadar kıvrıldım yanına öylece etekli bluzlu :)))))
ve derken beklenen alarm yine çaldı, bu sefer ikimiz de döne döne kalkmak zorunda kaldık...

yıllardır alışkanlık haline geldi şu olay bende ; makyaj yapmadan evden çıkarsam bi türlü ayılamıyorum. makyaj yaptığımda "evet yatak modundan çıktım demek ki" diye bi psikolojiye bürünüyorum sanırsam :) sallana sallana makyajı yaptım, diğer günlerden biraz farklı oldu gerçi, bi eyeliner bi rimelle bitirdim olayı, sonra ALLAAAHHH EKMEKLER diyerek koştur koştur mutfağa gidip ekmekleri çıkarttım. çok sevdiğim Amerikan servislerimi çıkardım, hazırladım falan :)
( tabi bu yorgun halimle yapabildiklerim, güzel uyandıysam harikalar da yaratabilirim:P)

ve bugün diğer günlerden farklı olarak, AYY YORULDUM YAA diyip bi çay da kendime doldurup oturup kahvaltı ettim :))))) normalde kahvaltıları hep okula gelince yaparım, bugünkü biraz farklı oldu...

şuan bi  5 saniye durdum ben bu yazıda ne anlatacaktım diye :)))
yok arkadaşlar uyanamamışım hala :)

heh hatırladım, bu saate kadar uyanamamıştım kiiii bugün işten 7 buçukta çıkıyor oluşumu düşününce tekrar tekrar basıyorlar bana ama sevgili HANDAN'IN BU POSTUNU GÖRÜNCE SAĞLAM BİR KAHKAHA ATTIM :)) 
3 cümlecikli bi post beni anca bu kadar keyiflendirebilirdi sanırım :) bayıldım :)
yani ben beğendim, siz de girin bakın bence :)
hatta o 3 cümlecikliye bakmışken diğerlerine de bakın, diğerleri de çok güzel bence..

bence yani :)

ayyy, yok kardeş yok, uyanamadım ben hala :)
bana gün aymadı, kısmet yarına :))

sevgiler :))))

snapchat: pinarustundag

Salı, Mayıs 17, 2016

ÇARŞAMBANIN ÇARŞAFLA ALAKASI YOK :)

çarşamba günlerini hep severim,
benim için öyle çarşafa marşafa da dolanmaz, dolansa da toz kondurmam, ay canım şans işte der geçerim, çarşamba'ları severim çünkü ben.

çünkü, çarşamba haftanın ortası bana göre, pazartesi ve salı günleri uykulu gözlerle yokuş yukarı çıkarken, o yokuşun en tepesidir çarşamba, ve haliyle perşembe ve cuma gününe de dikine inişin başlangıç noktasıdır.

ben böyle hissediyorum şahsen :)

hele ki bu hafta çarşamba gününün ayrı bir önemi var çünkü yarın okullar tatil. aralardaki bu es'ler gayet iyi geliyor ki planlar şimdiden yapıldı bile. tatil günlerini değerlendirme şekillerimizin hepimizinki farklı olabilir ama kültür gezisinden hoşlananlar için yarın müze gezmek için güzel bir fırsat olabilir. biraz kalabalık olur ama kültür gezisi yapıyorsanız kalabalığı da göze almalıyız zaten... :)

ve sizlere bir blogger arkadaşımdan bahsetmek isterim ki belki de zaten bir çoğunuz takip ediyor, yeni gelenler ve bilmeyenlere de bildirmek isterim.
ben de kendisini başka bir blogdaki yazı üzerine tanıdım ve favori bloglarımdan biri haline geldi
karşınızdaaa CAFE TİGRİS

içeri girdiğinizde sizi eski bir fincanla türk kahvesi ve iki yanındaki sevimli kukla korkuluklar karşılıyor. aşağılara indikçe de sanki bir arkadaşınızla konuşuyormuşsunuz gibi bir samimiyete boğuluyorsunuz...

diyorum ya, belki de haberiniz var ama DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN VE TAKİP EDİNNNNNN

CAFE TİGRİS İÇİN BURAYA TIK TIKKKK

ve,

19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun..

sevgiler...



snapchat: pinarustundag

Pazartesi, Mayıs 16, 2016

bir pazartesi postu

çok şey var yazmak istediğim ama sadece
GünAydın demeyi tercih ediyorum bugün...


Salı, Mayıs 10, 2016

her güne bir kutlama

mayıs geldi güneş gelemedi mübarek ama ben pek mutluyum bu durumdan. çünkü güneş açtığında ben çalışıyor isem, gözümün önünden hep boğaz manzarası, mis gibi çaydı kahvaltıydı, üzerine içilen yandan çarklıydı, hep böyle keyifler geliyor aklıma :)
o yüzden bi süre daha böyle gitmesinden tarafım, şikayetim yok, şükürüm var.. :)

pazar gününden beri kutlamalardayız. bi resmiyet halinde dolaşıyoruz resmen..

pazar günü malum Anneler günü.... bir sürü yazı okudum bu güne dair, fotoğraflar paylaşıldı, ki ben de paylaştım, üzüle üzüle de olsa..
anneler günü babalar günü falan aslında bana gereksiz gelen günlerden. takvim üzerinden çıkarmalıyız bence... anne olamayanlara ya da anne olup da evlat acısı yaşayanlara, annesini kaybeden evlatlara bile bile acı çektirme günü sanki... öyle hissediyorum...
belki bunu teyzemi kaybettiğimizden beri daha yoğun hissediyorum. sonuçta insan bazı şeyleri yaşamadan çok anlayamıyor, duyguyu çok hissedemiyor...
biz, teyzemin eşini kaybettiğimizde "babalar günü" ile ilgili bunları hissetmiştim... çünkü o zaman kuzenlerim çok küçüktü ve onlara yazıktı, babalar gününe ne gerek vardı...
eniştemin vefatının üzerinden 10yıl geçti, teyzem kocasının yokluğuna çok dayanamadı ve onu da kaybettik. bu sefer "anneler günü"nü daha da hiç sevmedim. çünkü kuzenlerimin acısı ikiye katlanmıştı... artık anneler gününe de gerek yoktu...
aradan bi kaç yıl geçti. kuzenlerimden biri evlendi. ve o şimdi bir baba.... bilmiyorum babalar gününü kutlamaktan artık hoşlanıyor mu ama, ben bu iki günü de sevmiyorum...

velhasıl kelam o günü biz de kutladık...
bildiğiniz üzre pazar akşamı GS-BJK maçı da vardı. o yüzden günün anlam ve önemine yaraşır şekilde giyindik kocamla... bence anneme en güzel anneler günü hediyesi, bizi karşıdan formalarımızla görmek oldu... çok eğlendi çünkü bizi öyle görünce :)))



pazar gecesi sabah benim annemle kahvaltı, akşam da kocamın annesiyle akşam yemeği şeklinde son buldu...

oldu mu pazartesi...
tarih 9 mayıs...
geçen sene bu gün sözlenmiştik biz... :) şimdi diceksiniz ki söz nişan düğün tanışma doğum günü, hepsini kutlayacak mısınız? yok tabi ki sürekli kutlamanın da canını çıkarmaya gerek yok, bazı şeyler tadında kalmalı elbette ama büyük seremonilere girmeden, hatırlamak ve anmak çok güzel. anıları yad edince hem komik şeyler geliyor insanın aklına, hem de "vay beeee o günden bu güne neler oldu" diye iç geçiriyor insan..
özel günlerimizi biz büyük hediyelerle kutlamayız ama kocam çiçeklerimi eksik etmez hiç. mutlaka beyaz güllerimi alır da gelir... ben alacağını bilirim o da bekleyeceğimi bilir, ben de onun çikolatalarını eksik etmem, iş yerine gönderirim içine minik bi notla... böylece jestleşmiş oluruz.
bu sene beyaz güllerim yerine orkideler karşıladı beni kiiiii çok severim evde orkideyi.. farklı bir ruh asalet kattığını düşünüyorum ki artık kocam sayesinde evimizin bir orkidesi var... :)

eve giderken asansöre bindiğimizde burnumun dibine giren orkidelerden burnuma karpuz kokusunun gelmesi, bizle birlikte asansörde bulunan insanlara " ne alaka" diye düşündürmüş olabilir ya da "ayyy kız hamile heralde orkideden karpuz kokusu alıyoooo" diye düşündüklerini daha kuvvetle muhtemel düşündük ama, karpuz değil de muhtemelen çiçekçinin orkidenin üstüne sıktığı sprey kokuyodu :)))))))



09.05.2015                                                                  09.05.2016

ve ayrıca, 9 mayıs gülümseme günü imiş :) bununla ilgili de snapchat üzerinden bir sürü şey paylaştık ve inanın çok eğlendik :)))

ve bugün günlerden Salı...

10 Mayıs Dünya Psikologlar günü... her ne kadar şuanda mesleğimi tam olarak icra edemiyor olsam da okuduğum kitaplar, aldığım eğitimlerle bi şekilde alandan kopmamaya çalışıyorum.
dünyaya bir kere daha gelsem yine psikoloji okur yine psikolog olurdum heralde...
her insanda farklı dünyalar görmek keşfetmek inanılmaz güzel...
her hareketin bir anlamı olduğunu bilmek, yaşamanın büyük anlamlarla dolu olduğunu keşfetmek çok güzel...
insan çok güzel...
bu yüzden, tüm psikolog meslektaşlarımın gününü kutlarım, en başta en can meslektaşım Dicle Şanlı'nın tabiki...
bugünün çiçeği de can arkadaşım Elçinimden geldi...
elçinle biz anaokulunda tanıştık. o, anaokulunun öğretmeni ben psikoloğuydum. ilk tanıştığımız yıl psikologlar günümü kutlamıştı. biz tanışalı 7 yıl oldu sanırım, 7 yıldır asla atlamaz bugünümü... ya bir pasta ya bir çiçekle mutlaka kutlar...
bugün gönderdiği çiçeklere bayıldım veeee tam da mutfağıma uygunn :))) eve götürüp onları da en güzel yere koyacağım...

güzel dostlar edinmek gerek bu hayatta...
dostlar hayatı güzelleştirir çünkü, renk katar, can katar, kahkaha katar ;)



3 gündür kutlamalarımızı yapıyoruz resmen 3 gün 3 gece şeklinde...
snapchat üzerinden takip edenler bilir ;))

sanırım yarına bi kutlamamız yok,

şimdilik...

:))

sevgiler :)

snapchat: pinarustundag

Pazartesi, Mayıs 02, 2016

zaman çok hızlı...

çok hızlıca geçiyor vakit...
ha sözlendik
ha nişan hazırlığı
evimiz nerede olacak
pembe panjurlu olmadı madem pembe koltuklu olsun
bahar gelini olcam ben
waitingforApril2 dedik dediiiiikk
ve evlendik de üzerinden 1 ay geçti bile...

ömür geçiyor 1 ay nedir ki, desenize....

biz bu 1 ayda neler yaptık, anladık ki ev yemeği nimetmiş, 1 aydır dışarıda hiç yemek yemedik,
yok yalan olmasın, balayı dönüşü ev tamtakır kuru bakır olduğu için dışarda yemek zorunda kaldık 1 kerecik :)
benim harika yemek yapma deneyimlerine her geçen gün yenilerini ekledik. bazılarında ne kadar başarılı olsam da (patlıcan musakka), bazılarıyla resmen dünya savaşına girdim(et sote)
tüm et ve sebzelere karşı tek tabanca benn!!!!!

iş yoğunluğumuz nedeniyle hafta sonu evimizde kahvaltı yapabilme şerefine henüz geçtiğimiz cumartesi ulaşabildik, hala hasretini çekmekteyim ama söz verdiğim gibi her sabah işe gitmeden önce kocamın kahvaltısını hazırlama istikrarım hala devam ediyor,
tüm makyaj sürem, dolabın karşısında durup "bugün ne giysem yaaa" düşüncelerime ve  ayakkabı seçme serüvenlerime rağmen....
tüm bunların hepsini de yarım saat içinde yapıyorum ayrıca :p :p

aynı evin içinde nasıl yaşanır onu öğrenmeye çalıştık.
öğrendik mi?
çalışmalarımız hala devam ediyor :))

nişanlıyken en korktuğum şey çamaşır makinesiydi. zira kendisi bana koca ağızlı bir canavar gibi geliyordu ki onunla da barıştık sayılır. ama benim içine attığım üç beş parça çamaşırı görünce, kocamın
"bu kadarcık çamaşırla makine mi çalıştırılır Pınar" demeleri ile gözlerim şaşkınlıktan fal taşı gibi açıldığında güzel tartışmacıklar da ortaya çıkmıyor değil :)

evimizde sigara içmiyoruz diye anlaşmıştık en başında, bunu avantaja dönüştürüp o sigara molalarında mutfakta oturup sohbet ettik...
öyle ki o sohbetle 1 sigaranın 5 sigara olduğu zamanlarımız da oldu...

mutfağımızın bir duvarına, gelin arabamız için özel yaptırdığımız plakayı yapıştırdık, etrafına kına davetiyemiz, nişan davetiyemiz, düğün davetiyemiz, üçünü de astık, o köşe bizim köşemiz oldu :)

hastalandık..
bu poşetteki ilaçlar ne için içiliyormuş ya du bi prospektüsünü okuyim ben iyice,
demek ne demekmiş onu öğrendim :) pek bi anaç oluyormuş insan,
dur içme! önce prospektüs!!! :))))

ilk yatılı misafirimizi ağırladık...
kardeşimi..
kiiiiiii iyi mi ettik kötü mü ettik bilemedim çünkü "e hadi yatalım" dediğimizde,
hıııııı şimdi bi bakalım bakalım tek kişilik çarşaf takımları hangisiymiş, diyip bazadaki tüm çarşaf battaniyelere bakıp
"ay yok bu çift kişilik" dediğimizde ve
"eeee bu koltuk nasıl açılıyo" diye üçümüzde koltuğa baktığımızda, yatacağı yeri bile kendisi hazırlayan kardeşimin eline büyük bir koz vermiş olduk :)
o gece bize çok güldü,
aman biz de çok komiktik zaten :))

ilk kalabalık misafirimizi ağırladık bir gece, güzel bir kutlama için,
ama çaya yani, öyle yemek yapma cesaretini henüz gösteremedim...
evimizde ilk kutlamayı yaptık, kiiii 3 aile ve 3ü de bebekli olduğunda, evimiz ilk defa öyle bir cümbüşe sahne oldu ve gece sonlanmaya yakınken, elektrikler kesildi :)
misafirler gittiğinde, salonun her yerinde mumlar, elimizde bir ışıldakla kaldığımızda
"önce bulaşık makinesini bi boşaltalım bari" diyip birlikte bulaşıklara giriştik...
pek bi omuz omuza duruş sergiledik ki halimize acıdı heralde, elektrik geldi hemen :))))

sıcak havada bile üşüyen bir insan olunca evin içinde, o, tüm odalardaki petekleri sonuna kadar açıp evi hamama döndürdüğünde,
diğeri ise o odaları tek tek gezip petekleri söylenerek kapattığında bi yandan da muzip muzip güldük.
:)

gibi gibi....

1 ayın içine çok fazla şey sığdırdık...
çok komik çok güzel bir sürü şey...
zaman gerçekten çok hızlı geçiyor...
haddinden fazla..

olsun...

her yeni günde yeni bir şey öğreniyoruz nasılsa...
her yeni gün yeni anılar demek...
yeni keşifler demek...
en güzeli de her uykuya "iyiki" diyebilmek,
her yeni güne şükürle uyanmak demek...


Pazar, Nisan 24, 2016

bir pazartesi yazısı

günaydın herkeslereeee,

bugün havanın soğuk olmasını umursamadan resmen baharlık giyinip çıkmışım! yani mevsimlerden bahar zaten ama soğuk bugün, ve ben ne çorap ne hırka, giymeden, eteğim tshirt ümle kendimi sokağa atıvermişim,

farkında değilim :)

yatak odasının store larını uyandığım gibi açmam lazım sanırım kiii dışarıyı görebileyim, ama alarm çaldığında ben telefonu patlatmak istediğimden olsa gerek, ne dışarısı ne store perde aklıma gelmiyor valla... :p

bu hafta TEOG var, ve girecek tüm öğrencilere başarılar...

bizim okulumuzda da çocuklar çok stresli, heyecanlı, gergin, bakalım, umarım herkes emeğinin karşılığını alır...

bu haftaya, kötü bir hafta sonundan çıkıp başladım... ama TEOG dolayısıyla okula girişler yasak olduğundan, çarşamba ve perşembenin tatil olacağını düşünerek kendimi teselli ediyorum....

bu arada, yeni evime bayaca alıştım sanırım... dolap içlerini keşfettikçe daha kolaylaşıyor galiba...

ve bu arada, ilk yemeğim Patlıcan Musakka :) nasıl yaptım ben de hayret ettim ama, yaptım, oldu valla :)))

o zaman herkeslere günaydınnnn.... :))))

snapchat: pinarustundag

Cuma, Nisan 15, 2016

Kralın Prensesi

veeeee sahalara geri döndüm mü ki acaba :)))))

sürecimi benimle birlikte takip eden ve heyecanıma ortak olanlara kucak dolusu teşekkürü borç bilirim, öncelikle bunu söyleyeyim...

insanlar, etrafındakileri bi iyi günüde bi de kötü gününde tanıyor.... birini tanımak istiyorsan onunla "ya tatile ya alışverişe çıkacaksın" deriz ya hep, doğru ama bi de "özel" zamanları var ya insanların, hah işte o günlerde gayet  güzel görüyorsunuz kim yanınızda kim uzağınızda, kim sizinle mutlu oluyor kim mutlu olmuş gibi rol yapıyor, hepsini çok net görüyorsunuz...

bir de meslek hastalığı var ya hani, ister istemez bir psikolog gözüyle bakası geliyor insanın, hep böyle bir karşıdan durup bakıyorum kendime ve karşımdakilere,
düğünümde de böyle oldu, öyle anlar oldu ki, bir sandalyeye oturdum ve karşıdan izledim kendimi ve etrafımdakileri... ve çok fazla şey gördüm... ama iyi ama iyi değil, bişiler gördüm;
o hengamede aklına bu mu geldi diye bir soru işareti belirirse eğer, tüm geceyi bu şekilde yaşamadım tabi ki, arada bir, zaman zaman, diyelim... ;)

yeni hayatıma alıştım mı,
insan nelere alışmıyor, alışılıyor elbet,
ama bazı şeyler zor,
30 yıl boyunca aynı evde yaşamak, anneyle babayla arkadaş olmak, kiiiii ben annem ve babamla hiç mesafeli olamadım, biz gayet sırnaşık ve ciddi anlamda arkadaş gibi yaşadık, kardeşimle paylaştıklarımız, kapıyı kapatıp halletmeye çalıştıklarımız, ağlamalarımız kahkahalarımız falan,
oradan çıkıp da yeni evime odama alışmaya çalışmak zor oldu elbette...
mutfaktaki dolaplara, hatta tabaklara, elinize alacağınız bardağa havluya varana kadar alışmaya çalışmak, zor bir iş,
alışkanlıkları bir anda değiştirmek, o değişime mecburen ayak uydurmak, zor...
anneyi babayı kardeşi özlemek, zor...
aynı evin içinde çoğu zaman az görüşüyorduk belki ama, yine de aynı evin içinde yaşıyorduk ya, onun verdiği rahatlık vardı, şimdi,
telefonlaşıyoruz sürekli, ve yine her zamanki gibi üçü de hep yanımda, bana hep yardımcı, ama artık aynı evde değiliz ve bu bile dokunuyor insana...

düğünden önceki son akşam salonda barkovizyon gösterisinin son rötuşlarını yaparken mutfaktan bir burun çekme sesi duyduk.... fark ettik ki kardeşim içeride çılgın gibi ağlıyor... aldım onu yanıma sarıldık, o ağladı, ben onu teselli ettim... bizim hayatımızda, o ağlar ben ona sarılırım ve ben onun yaralarını sararım... ben ağlarsam o gelir, ben onun dizine yatarım, o başımı sever benim, sakinleştirir beni..
son akşam da sarıldık, ben ona "ben çok mutluyum bak, hem sen gelip bize kalırsın ya" dedim, öyle burnunu çekti bütün gece... ben ağlamadım ama, içimi ağlattı da ağlattı sıpa.....

düğün günü, beni evden almaya geldiler... böyle zamanlarda insanın aklında olmayan şeyleri yapıyor, direk bilinçaltı ortaya çıkıyor (psikolog konuştu!!!!!) 
ben odamda öylece damat beyi beklerken, aşağıda davullar zurnalar, evimizde hüzün mutluluk gurur karışımı bir duygu seli, odamdan çıkarılmak üzere içeriye geldiler, hiç aklımda olmayan bi şekilde "Fatih gelmeden asla çıkmam" diye söylenmeye başladım :))))))))))
bunu söylediğime ben ne kadar şaşırdıysam odadakiler de o kadar şaşırdı, ama napim öyleydi,

ben onsuz oradan çıkamazdım, çünkü ben babamdan sonra artık en çok ona güveniyordum,
onsuz nasıl çıkardım, onun elini tutmadan nasıl adım atardım, atamazdım,
ben onsuz adım atamaz ben onsuz hayatımı başkalaştıramazdım,
çünkü benim bundan sonraki hayatım oydu ve benim dayanabileceğim tek omuz artık onun omzuydu.
ben hayatımı ona vermeye karar vermiştim ve beni odamdan bi tek o çıkarabilirdi...
derken, baktım kapıda belirdi yakışıklı prens:)
bir elimi fatih bir elimi dayım tuttu, kapının önünde dayım çok çok güzel bir konuşma yaptı ki bir kızın arkasında her ne olursa olsun ailesinin olduğunu bilmesi paha biçilemez,
ve pıt pıt pıt evimden çıktım evime doğru...

bu süreçte en korktuğum şey, babamı ağlarken görmek ve onu öyle görüp de dayanamamaktı, şükür ki bu şekilde göz göze gelmedik...

aklımda kesik kesik anılar var...
o anlardan biri, nikah için masaya oturduğumuzda etrafıma baktım, gözlerim annemi babamı kardeşimi aradı, sol çaprazıma baktığımda, karşımda babam onun arkasında annem, güzel güzel bize bakıyorlardı...
üniversiteden mezun olduğumda da karşımda annemle babamı aramıştım, gördüğümde güzelce el sallamıştım, bu sefer de öyle oldu, karşımda ikisini gördüm ve yine el salladım... :)

ve tüm bu heyecanların üzerine tam 13 gün koyduk...
şimdi düşündüm de, o gün odamdan çıkarken neden "fatih olmadan asla çıkmam" dedim diye,

çünkü ben o evden çıkıp yeni evime gidecektim,
düğünün üzerinden günler geçecekti ve ben küçük bir kız çocuğu gibi
"babamı özledim ben" diye ağlamaya başlayacaktım,
ve o anda elimi Fatih tutacak ve bana sarılacaktı...
ben burnumu çekerken bana bakıp gülümseyecek,
ve "şükür" dedirtecekti... 
işte bu yüzden, etrafımda kim olursa olsun, O olmadan adım atmam...


bu çiçeği bir velim okula gönderdi tebrik için...
whatsapp iletilerimde, yazılarımda "Kralın Prensesi" yazısını görüp sormuştu, Kral kim diye....
dedim ki Kral, Babam...
 Çiçeği bu notla gönderdi...
"Bir varmış diye başlayan masalda beyaz güller kadar masum prensesimiz kralının sarayından çıkarak yeni bir hikayede prensiyle mutlu adımlar atmaya başladı. adına AŞK denilen bu masalda size mutluluklar dileriz."
 

Pazartesi, Nisan 04, 2016

bahar postu.... :)

Kıbrıs'tan herkese merhabalar,

uzun bir süredir burada bir maceranın peşinden koşup durdum... yazdığım her yazı, koyduğum her fotoğraf sürecimizin bir parçası bir anlamı oldu...

biz yola,

BU HAYATTA MUCİZE DİYE BİR ŞEY VAR, sloganıyla çıktık.
çünkü biz birbirimiz için MUCİZE dediğimiz şeyin ta kendisiydik...

hiç ummadığımız bir anda ve beklenmedik bir şekilde tanıştık...

düşünün ki, bir gece, her şeyi geride bırakıp, koca şehirden kaçıp, depresyonunuzla birlikte kar tatiline gitmeye karar veriyorsunuz...
orada bir kayak hocasından ders alıyorsunuz...
tanışıyorsunuz...
öğreniyorsunuz ki, siz de onun karşısına en umudunun bittiği amacının olmadığı bi zamanında çıkmışsınız...
sonra,

aradan 1bucuk yıl geçiyor ve o adamla evleniyorsunuz...

:)
bu sefer çok uzun yazılar yazmayacağım...

biz mucizemizi gerçeğe dönüştürdük...
birbirimize çok inandık ve sadece AŞK'a tutunduk...
omuz omuza verip kimseyi umursamadık ama kimsenin de gönlünü kırmadık...
bu yol ikimizin yoluydu ve sadece ikimiz yürümeye söz verdik...
şimdi adımlarımızı birlikte atıyoruz...

evlenecek olanlara öneri, stres çok oluyor bu dönemde evet ama İMZAYI ATTIKTAN SONRA O İNSANLA AYNI EVDE YAŞAYACAKSINIZ. BUNU DÜŞÜNEREK, YÜZÜNÜZÜ KIZARTACAK CÜMLELERDEN HAREKETLERDEN SAKININ... SEVGİNİZE SAHİP ÇIKIN











Perşembe, Mart 31, 2016

bahara doğru giderken vol. 13

veeeeee yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik heyecanımızın.... artık son 2.... cumartesi günü kendi evimizde yaşamaya başlıyoruz... eş dost tecrübelerini paylaşıyor, heyecanımıza ortak oluyor... biz evimizin son eksiklerini de dün tamamladık, salon avizesini 1 günde seçip yatak odası avizesi için 1 aydır dolaşan bir gelin olarak sonunda o avizeyi bulduk :) aradığım o muydu, 1aydır onun için mi gezdim bilmiyorum ama, içimize sindi en azından...

geçtiğimiz cumartesi günü, 26 mart 2016, kına gecemizi yaptık... kendi kınasında süzülen, nazlanan gelinleri hiç sevmem ben. zaten düğün bir hengame bir kalabalık kiiiiii biz de 400 kişiye nasıl hoş geldiniz diyeceğiz onun telaşındayken, kına geceleri gelinin doyasıya eğlenmesi için büyük bir nimet, fırsat..
ben de öyle yaptım :)

biz kına gecemizi, Barcelo Eresin Topkapı Hotel'de yaptık. bir kına gecesinden beklentinizin ne olduğu çok önemli. biz, misafirlerimiz rahat etsin, aç kalmasın, anlaştığımız yerin bir organizasyon firması olsun ve bize yardımcı olsun istedik. ve tercihimizi burdan yana kullandık. pişman da olmadık...
gelin adaylarına duyurulur.
ÖNERİ: bu süreçlerde maddi zorluklar yaşanabiliyor ama sadece 1 kere olacak geceleri rüyaya dönüştürmek için önceden kenara para atmakta fayda var. kendiniz için ayırdığınız bütçe, ömrünüzde sadece 1 kere yaşayacağınız o geceyi rüyaya dönüştürebilir ;)

otelin anlaşmalı olduğu organizasyon şirketi sorumlusu Selma Hanım, tam bir melek ve bu süreçte bize çok yardımcı oldu. düşünün ki gecenin bir yarısı "heyecandan karnım ağrıyo" yazabileceğiniz bir samimiyet oluşuyor aranızda.. :)

biz konseptimizi "Karadeniz" olarak belirledik. çıkış şarkımızı Kazım Koyuncu Uy Aha- enstrümantal olarak seçtik. en yakın kız arkadaşlarım, kınalarını yaptığım kuzenlerim, ve eltim, çıkışımdan önce salon girişinde ellerinde teflerle ikili sıralı bir koridor kortej oluşturdular. şarkı çalmaya başladığında davul çalan görevli arkadaşla birlikte içeriye girdik ve eğlenceyi başlattık.

ÖNERİ: bu tarzda gecelerde sizinle fotoğraf çektirmek isteyenler fazlaca oluyor, buna şöyle bir çözüm bulduk, çıkış müziğimizin ardından eğlence devam ederken şarkı ritmini biraz düşürdük, sahnedeki kızlar yerlerine oturdular, hem masalarındakileri yeme fırsatı verdik onlara hem de bu süreçte ben masaları gezip masaya hoş geldiniz afiyet olsun diyip bir fotoğraf aldık. böylece herkesle fotoğraf çektirmiş olduk.




misafirlerimizi bu kıyafetle karşıladım.
Kadıköy bahariye cd. de opera pasajı vardır, bilenler bilir, içinde bir çok abiye mağaza var ama 2.kata çıktığınızda ESN adlı mağazada, yurt dışından gelen ve sayılı gelen, aldığınız kıyafetten en fazla 2 tane bulabileceğiniz bir mağaza var.
yakın zamanda abiye ihtiyacınız varsa eğer buraya bakmadan abiye almayın derim...


en büyük hayalimden biri kına gecemde dansöz oynatmaktı, yaptık... dansöz sahneye çıktığında kulise geçip üzerimi değiştirdim. burada bana annemin 20 yıl önce bir abiye ile giydiği büstiyer eşlik etti. şuan burada paylaşamıyorum çünkü biraz fazlaca açık ;) altına da, bustiyer üzerindeki payet renklerinden mor olanı seçip aynı renkte uzun, yırtmaçlı bir etek diktirdik.
bi sürede onunla oynadım :)
o süreçte ayaklarım haşata dönmeye başladı tabiki :)

ÖNERİ: Kına gecenizde, bazı süprizler hazırlıyorsanız eğer, bizde dansöz bir sürprizdi misafirlerimize ve çok hoşlarına gitti, o sürprize uygun bir kıyafet, enstrüman ile eşlik etmek sürprizin çarpıcılığını arttıracaktır.






kuruyemişleri erkek tarafı getirir ya hani adettendir, sevgili nişanlım kuruyemişlerimizi alıp getirdi, biz de bi kaç ay önce kapalı çarşıdan Kütahya porselenleri almıştık, kuruyemişleri de onların içine doldurduk ve paketledik..
instagram'da geomariage adlı hesaptan PINAR'IN KINASI yazılı kurdeleler yaptırdık. ve onlarla süsledik.
Hem güzel bir sunum oldu... Hem de misafirlerimizin evinde kalıcı bir izimiz olmuş oldu :)







sonrasında tabi ki kına seremonisi...
kına gelmeden önce bir barkovizyon gösterisi izlettik misafirlerimize... görüntülerde sadece annem ve ben, vardık. bebekliğimden bugüne kadar bir çok fotoğrafı düzenledik ve tüm salona izlettik..
biraz duygusal oldu ama, kına gecesinin adetinden malum :)






kına kıyafetimin tasarımı anneme ait. içteki beyaz elbiseyi özel diktirdik. dıştaki kırmızı karadeniz peştemalini Rize'den getirttik ve modelini çıkartıp diktirdik. sonra üzerindeki çizgilerin boyut ve yönüne göre kırmızı-siyah-beyaz pullarla tek tek işledik... :)


başımdaki başlık ve belimdeki kemer, yine annemin eserleri.. zamanında gümüş tel kırma kursuna gitmişti.
oradayken yaptı, kullanmak da nasip oldu, çok şükür...









ben ağlayan bir gelin olamadım :)
bi duygusallık oluyo insanın üstünde haliyle ama, dilerim ki evlilik yolunda olan her kız eşini çok sevsin, ve nişanında kınasında çok eğlensin... :)














artık kınalarda genelde geline eşlik eden kızlara da kaftan giydiriyorlar, biz, kıyafetimdeki peştamal ile uyum sağlasın diye kızlara başlarına bağlamaları için peştamaller getirttik Rize'den, ve başlarına bağladılar... sonra aşağıdaki gibi harika bir fotoğraf ortaya çıktı.. :)


biz o gece çok eğlendik.... hem benim için unutulmaz bir gece oldu, hem misafirlerimizin güzel vakit geçirmelerini sağlamış olduk...

şimdi düğünümüze kaldı 2 gün...
sanırım birdahaki postu yazdığımda evimde, evli olmuş olurum...

başlığı da, bahara giderken değil de, bahar artık evimizde, olur...














LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...